2019-10-23

Kumaş, Kitap, Kedi ve Lisanlar / 布と、本と、猫と、言葉と。


── 以前、織物をやってらっしゃったと先ほどおっしゃってましたが、いま、この桐生市に住んでいるのも、そのことが理由ですか。
Daha önce kumaş dokumasını yaptığını söylediniz. Şu an bu Kiryu şehrinde oturmanız da bu yüzden mi?

メッテ(以下M): はい、そうです。34年前も桐生に住んでいたんです。15歳のときに、フランスの「ゴブラン織」を知って、夢中になりました。それで、高校を卒業したあとに、フランスで1年、織物をやりました。
Evet, öyle. 34 yıl önce de Kiryu'da oturdum. 15 yaşındayken Fransa'nın Gobelins dokumayı tanıdım ve hayran kaldım. O yüzden liseden mezun olduktan sonra Fransa'da bir sene kumaş dokumasını öğrendim.

── 翻訳の前に、織物。
Çeviriden önce kumaş dokuması.

M: そのときに川端康成の本に出会って、日本に興味を持ったんです。そこで、大学へ入って人類学の勉強をしていたんですけど、そのうちに、日本の織物のことを調べたくなり、日本語と、日本の文化の大学に移ったんですね。
O zamanlarda Yasunari Kawabata'nın eserlerini okudum ve Japonya ile ilgilenmeye başladım. Üniversiteye girip antropoloji okuyordum ama gittikçe Japonya'daki dokuma kumaşlar araştırmak istedim, ondan sonra Japonca ve Japon kültürünü okuyabileceğim üniversiteye transfer oldum.

── 織物って、世界各地にありますよね。もちろんデンマークにも。
Dokuma kumaş, dünyanın her yerinde vardır. Tabi ki Danimarka'da da.

M: ええ。
Evet.

── その中で日本の織物に惹かれたのは、どうしてでしょう。
Neden Japon dokuma kumaşı ile ilgilendiniz?

M: 日本の絣(かすり)の展覧会を見て、デンマークの博物館で。それが、素晴らしいと思ったんです。
Japonya'nın KASURI kumaşının sergisi vardı Danimarka'daki müzede. O zaman çok etkilendim.

── 布を織っているときは、どういう気持ちになるものですか?
Kumaş dokurken ne hissediyorsunuz?

M: 幸せな気持ち。わたしが本当にやりたかったのは、手織り機(ばた)ですが、シュッシュッシュッとやってると、本当に‥‥幸せなんです。
Çok mutlu hissediyorum. Benim en çok yapmak istediğim el tezgahı ve sağa sola ip kaydırınca gerçekten.... mutlu oluyorum.

── 糸というあれだけ細いものを、1本1本積み重ねて、一枚の布がつくられるわけですが、そう考えると、織物って、すごいことですね。
İncecik ipler birer birer dokunarak bir yaprak kumaş yapılıyor. Böyle düşününce dokuma kumaş süper bir şey.

M: わたし、機織りしながら、イリオモテにも住んだことがある。
Ben kumaş dokumasını yaparak Iriomote Adası'nda da yaşadım.

── え、沖縄の西表島にも?
Nasıl yani? Okinawa'nın Iriomote Adası mı?

M: とても素晴らしい先生に出会って、わたしは、はじめて彼女の絹を見たときには、泣きました。
Çok iyi bir öğretmen ile tanıştım. Ben onun dokuduğu ipeği gördüğümde ağladım bile.

── 泣いた?
Ağladınız?

M: うん。
Evet.

── どうして?
Neden?

M: 素晴らしかった、美しかった。見たことのないシルクだった。
Çok güzeldi. Mükemmeldi. O zamana kadar görmediğim ipek dokuması idi.

── 織物というのは、時間をかけて、一段一段、経(たて)糸と緯(よこ)糸で織りなしていくわけですけれど、そのイメージが、ひとつひとつ、言葉に言葉をあてはめていく翻訳のイメージと、どこか重なるような気がします。
Kumaş dokuması, yeterince vakit alarak birer birer dikey ipler ve yatay ipler ile yapılıyor. Bu sanki birer birer kelimeye kelime uygulanılan çeviriye çok benziyor.

M: 正しいと思います。わたしは、言葉を織っています。そういう感覚があるんです。
Doğru söylüyorsunuz. Ben lisan dokuyorum. Öyle hissediyorum.

── あ、そうですか。
Oh, öyle mi?

M: ふさわしい柄をつくり出すために、ふさわしい色を選んだりしながら。そういうところも、似ているし。
Uygun desen ortaya çıkarmak için uygun renkler seçiyorsunuz filan..., bunlar çok benziyor.

── ええ。
Evet.

M: 時間がかかるところも、同じね。先にタテだけ織れないし、後からヨコを織ることもできない。
Vakit alması da aynı. Sadece dikey iple dokuyamıyor ve sonradan sadece yatay iple dokuyamıyorsunuz.

── つまり、一足飛びには進まない。
Yani hooop diye ilerlemiyor.

M: そういう意味で、織物と翻訳は同じだと思います。そういえば、桐生に住んでいる写真家の‥‥
Bu anlamda kumaş dokuması ve çeviri aynı olduğu kanaatindeyim. Bu arada Kiryu şehrinde yaşayan fotoğrafçı...

── 石内都さん?
Bayan Miyako Ishiuchi mi?

M: そう、彼女も織物をやってんだって。
Evet, o da kumaş dokumasını yapmış.

── たしか、美大の織り科でしたよね。
Doğru hatırlıyorsam o da Sanat Üniversitesi kumaş dokuma bölümünden mezundu.

M: それが、いまでは、ちぎれたワンピースとかブラウス、そういう、ヒロシマの遺品の写真を撮ってる。
Evet, ve şimdi ise yıpranmış elbise veya gömlek gibi, Hiroshima Atom Bombası'nın anılarını fotoğraflıyor.

── 伊勢崎銘仙なんかも。
Onun çektiği Isezaki-Meisen (KAAURI kumaşunun bir çesidi) de güzeldi.

M: 素晴らしいお仕事をしていますね。布や織物との関わりが、いまでもまだ、続いてらっしゃる。
Çok hoş iş çıkarıyor. Kumaş veya dokuma kumaş ile olan ilişikiler hala devam ettiriyor. 

── すごく不思議なものだと思います、布って。人間にとって、とても身近で、なくてはならないものですけれど、「じゃ、つくってみて」と言われても、おいそれとは無理じゃないですか。
Oldukça esrarengiz bir şey, kumaş. İnsanlara pek yakın ve olmazsa olmaz gibi bir şey ama ''O zaman sen yap'' dendiğinde hemen yapılabilecek bir şey değil.

M: そうね。
Evet.

── タオル1枚、つくれないと思います。自分ひとりでは。
Bir havlu bile yapamıyoruz, tek başımıza.

M: うん。
Doğru.

── いつも身近にあって、助けてくれる。ちょっとやそっとじゃ、つくれない。そんなところも似ていると思います、布と言葉って。
Her zaman yanımızda ve bize yardım ediyor ama kolay kolay yapılamıyor. Böyle düşününce kumaş ve çeviri gerçektem benziyor.


M: そうね、ほんとうに。あと、日本で素晴らしいと思うのは、わたしは「紙」だと思う。
Evet, sahiden. 
Bir de Japonya'da kağıtlar da çok güzel kanımca.

── ああ、そのことも、よく聞きます。知り合いが写真集を持って、パリフォトとかに出展したりすると、「この紙は何だ」って、多くの人が、紙に反応するんだって。
Ah, ben de pek duymuştum. Benim tanıdığım Paris Foto Sanat Sergisi gibi bir yere fotoğraf kitabını götürüp sergileyince herkes ''Bu kağıt ne?'' diye kağıt ile ilgileniyormuş.

M: わかります、ぜんぜんちがいますよ。日本の紙は、すぐわかる。たとえばこれ、デンマークの本です。持ってみて、すごく軽いの。薄くてペラペラの紙を使ってるから。
Anlıyorum. Çünkü çok farklı. Japon kağıtları hemen anlaşılıyor. Mesela bu, Danimarka'da yayınlanmış kitap. Elinize alın, çok hafif olduğunu anlarsınız. Çok ince, ucuz kağıt kullanıldığı için.

── 以前デザイナーさんに取材したときおっしゃってたんですが、伝えたいことを伝えるために、どの紙を選んだらいいだろうって、そいういう視点で、本の用紙を選んでいるんだそうです。
Daha önce bir grafikere röportaj yaptığımda söyledi: Okuyuculara iletmek istediği şeyleri doğru bir şekilde iletmek için hangi kağıt daha uygun, öyle bir bakış açısı ile kitap kağıtlarını seçiyormuş.

M: ああ、そうですか。
Öyle mi?

── つまり、紙そのものに表現力、何かを伝える力があるというんです。
Yani bir kağıdın bile ifade gücü, bir şey iletme gücü olduğunu söyledi.

M: 日本の紙には、その力があると思う。だからわたしは、日本の本も大好き。デンマークの家は空っぽにしたけど、本だけは、そのままにしてきた。その家を借りている人は、わたしの本と猫と、一緒に住んでる。
Japon kağıtlarında öyle bir güç olduğuna inanıyorum. O yüzden ben Japonya'da yayınlanan kitapları da seviyorum. Danimarka'daki evimi tamamen boşaltmıştım ama sadece kitaplar öylesine bıraktım. Şimdi o evi kiralayan benim kitaplar ve kedim ile beraber oturuyor.

── へえ、猫ちゃんつきで(笑)。
Wow, kedili mi kiraladı.

M: そう。彼女はもう、18歳。
Evet. Kedim artık 18 yaşında.

── メッテさんの好きなものが、メッテさんそのものって感じですね。
Sizin sevdiğiniz şeyler tıpkı sizsiniz.

M: そう?
Öyle mi?

── 布と、本と、言葉と。
Dokuma kumaş, kitap ve lisan...

M: それと、猫と(笑)。
Ve de kedi.


(つづきます)
2019-10-20-SUN
(Devam ediyor / 20 Ekim 2019)
出典 / Kaynak

2019-10-22

‘’İmkansızın şarkısı’’nda karşılaştım / 出会いは『ノルウェイの森』


── メッテさんは、もう20年も前から村上春樹さんの小説を訳してきたそうですが、最初は‥‥。
Siz 20 yıldır Haruki Murakami’nin eserlerini çeviriyorsunuz ama ilk eseri neydi?

メッテ(以下M:『ねじまき鳥クロニクル』です。
‘’Zemberek Kuşu’nun Güncesi’’ idi.

── あんなに長い小説から。
O kadar uzun eserden mi başladınız…

M: まだ、翻訳者としては若かったので、いろいろ心配です、いまでも。
O zamanlar çevirmen olarak hamdım ki (ne kadar hata yaptım diye) çok endişeleniyorum, hala…

── どれくらいの期間をかけて‥‥?
Ne kadar zamanla çevirdiniz?

M: 子どもを産んだばっかりのときだった。だから時間もかかって、2年くらい。
Doğum yaptığım zamandı. O yüzden çok vaktimi aldı… sanırım yaklaşık iki senemi aldı. 


── わあ、それは大変なお仕事でしたね。
Oh! Çok güç işmiş sizin için.

M: 翻訳だけでは生活ができなかったので、映画の字幕の仕事もやりました。子どもも2人いて‥‥忙しかったです。
Sadece çevirmenlikle geçinemediğim için filmin altyazısı için de çeviriyordum. İki çocuğum vardı… çok yoğundu.


── 自分は、誰かのインタビューを収録して、記事にするのが仕事なんです。たとえばメッテさんを素敵だなと思って、時間をもらってお話しに行って、その場でメッテさんが口にしたことを、なるべく、そのままの口調で伝えたいと思っていて。
Benim işim birine röportaj yapıp yazıya dökmektir. Mesela sizinle ilgilendiğim için sizin vaktiniz alıp hikayenizi dinliyorum. Burada sizin söylediklerinizi mümkün olduğu kadarıyla tam sizin söylediğiniz gibi iletmek istiyorum.

M: 翻訳に似ているね。
Sizin işiniz de çevirmenliğe benziyor.

── あ、似ていますか。
Oh! Öyle mi?

M: うん、まさにそんな感じ。わたしも、なるべく村上春樹さんの書いてることを、そのまま訳したいと思うけど、反面それは、どうしてもわたしの読み方。
Evet, tam da öyle. Ben de elimden geldiği kadar Haruki Murakami’nin yazdıklarını onun yazdığı gibi çevirmek istiyorum ama bir yandan bu benim bakış açıma bağlı.

── そこはきちんと自覚している。
Bunun farkındasınız.

M:してる。彼の本を読んだとき、わたしの心がどういうふうに動いたかが、翻訳するとき、出るじゃない?だから、デンマークの人たちは、わたしの読み方で村上さんを読んでいる。それは、避けられないこと。
Farkındayım. Onun eserini okuduğumda benim nasıl duygulandığım çevirirken ortaya çıkıyor, değil mi? O yüzden Danimarkalılar benim bakış açımdan Haruki Murakami’yi okuyorlar. Bu kaçınılmaz.

── だから、あんなにも慎重になって。
O yüzden o kadar dikkatli iş yapıyorsunuz.

M: あなたもインタビュー記事をつくるとき、やっぱり、あなたの見たわたしが出ると思いますよ。
Sizin de röportaj yapıp yazıya dökerken yine sizin bakış açınız ortaya çıkıyordur.

── そうだと思います、どうがんばっても。単純に、別の誰かがインタビューしたら、ぜんぜん違う話にもなるわけで。
Öyledir muhtemelen. Ne kadar çaba harcasam harcayım, başka biri röportaj yaparsa bambaşka hikayeler de çıkabilir.

M: そうそう。
Evet.

── だから、最終的には自分を通ってしか出ていかないのならば、記事にまとめる作業を通じて、できるだけ、メッテさんに近づきたいなと思ってます。
Eninde sonunda hikayeleriniz benim filtremden geçip çıkıyorsa yazıya dökme işlemler ile elimden geldiği kadar size yakınlaşmak istiyorum.

M: うん。
Evet.

── そう思うと責任ある仕事ですね、お互い。
Böyle düşününce oldukça büyük sorumluluk taşıyan iştir bizimkiler.

M: そうね。だって怖いでしょう。
Evet, siz de korkuyorsunuzdur.

── ええ、毎回。
Evet, her seferde.

M: その怖さを知ってるから、わたしも、はじめはフィルムにしてほしくなかった。わたしのことを。
Ben de o korkuyu tanıdığım için ilk başta benim belgeselimi yapmalarını istemedim.

── ああ‥‥ドキュメンタリーというものも、やはり物語の一種、監督のフィルターを通したメッテさんに、どうしても、なりますものね。
Ah… Belgesel de bir hikayenin bir türü. Yönetmenin filtresinden geçip ortaya çıkıyorsunuzdur.

M: そう。
Öyledir.

── あの、翻訳の仕事をはじめたきっかけを、よければ聞かせてください。
Bu arada çevirmenliğe nasıl başladınız? Sakıncası yoksa öğrenebilir miyim?

M: 三島(由紀夫)と志賀直哉を訳した人と知り合いだったんですが、とっても、大変だったそうなんです。で、その人のところに、バナナ・ヨシモトの翻訳の話が来たとき、「翻訳ならメッテが好きだよ」って。
Yukio Mishima ve Naoya Shiga’nın eserlerini çeviren kişi ile tanışıyordum. Çok güç işmiş onları çevirmek. Ve ona Banana Yoshimoto’nun çeviri işi geldi de ‘’Mette de çevirmeyi seviyor’’ demiş.

── 推薦されて。お好きだったんですか?
Önerildiniz demek. Seviyor muydunuz çevirmeyi?

M: 学生のころに、好きだったんですね。でも、バナナ・ヨシモトさんの本は、まだ未熟だったので、間違いも多かったと思うし、自分としては、ぜんぜんダメでした。
Üniversite öğrenciyken seviyordum. Fakat Banana Yoshimoto’nun eserini çevirdiğim zaman daha deneyimsizdim ve çok yanlışlık yapmışımdır. Kendi kendimi değerlendirirsem hiç de iyi değildim diyebilirim.

── そうですか。
Öyle mi?

M: そのあと、半年くらい仕事を休んで、好きな織物を学ぶために、日本に来たんです、子どもと一緒に。そのときに、友だちに、「いい作家いない?」と聞きました。
Ondan sonra 6 ay filan ara verip sevdiğim tekstili öğrenmek için Japonya’ya geldim, çocuklarımla beraber. O zamanlarda arkadaşlarıma ‘’İyi bir yazar tavsiye eder misiniz?’’ diye sordum.

── いい作家?
İyi bir yazar mı?

M: 現代的で難しすぎない作家がいないか、友だちに聞いたら、その人が『ノルウェイの森』をくれた。
Çağdaş ve çevirmekte epey zor olmayan yazar yok mu diye arkadaşıma sorunca o ‘’İmkansızın şarkısı’’nı verdi bana.

── それが、村上さんとの出会い。
Öyle tanıdınız Haruki Murakami’yi.

M: わたしは、すぐに、夢中になりました。だから、デンマークへ帰国したときに、
出版社へ持っていったんですが、でも、そのときは、なんのリアクションもなかったんです。
Ben hemen çevirmeye daldım. Ve Danimarka’ya döndüğümde yayın evine götürdüm ama o zaman hiçbir cevap alamadım.

── そうなんですか。
Anladım.

M: で、それから1年間くらい経ったとき、他の出版社から『羊をめぐる冒険』の翻訳が出ました。でもその本は、英語から翻訳していた。
Ondan yaklaşık bir sene sonra başka yayın evinden ‘’Yaban Koyunun İzinde’’nin çeviri kitabı çıktı. Fakat bu kitap İngilizceden çeviriydi. 

── ええと、日本語から英語にしたものを、さらにデンマークの言葉に。
Yani Japoncadan İngilizceye, ondan sonra Danimarkacaya çevirilmiş.

M: そう。なんでそんなことをと、思った。どうして英語から‥‥それはいけない。そんなことをしたら、もう、ぜんぜんちがう本になっちゃう。
Evet. Neden böyle yapıyorlar diye düşündüm. Neden İngilizceden? Bu hiç de iyi bir şey değildi. Eğer öyle yaparlarsa artık bambaşka eser olacaktır.

── 間に英語を挟むと、変質してしまう?
Araya İngilizce girince başka bir şeye mi dönüşecek?

M: する。日本語から英語になった時点で、アメリカ風の、アメリカ小説になる。村上さんの小説じゃない感じに、なる。
Dönüşür tabi. Japoncadan İngilizceye çevirildiğinde eser Amerikalı roman olacak. Artık Haruki’nin eser değilmiş gibi olur.

── どうして、そうなるんですか。
Neden öyle oluyor acaba?

M: アメリカの翻訳のやり方は、良くも悪くもアメリカ流にするんです。文化を受け入れると言うより。そうなると、アメリカ人にとっては読みやすいけど、もともとのお話が変わってしまう。
Amerika’daki çevirme işleri, iyi veya kötü Amerika stilinde oluyor, kültürü kabul etmek yerine. Bu süreçle Amerikalılar için doğal ve okunması kolay oluyor fakat orijinal hikaye değişiyor.

── アメリカという国は、たくさんの文化を抱えてると思うけど‥‥そうなんですか。
Amerika, içinde çeşitli kültür taşıyor ama… öyle midir?

M: わたしの感覚では、翻訳の面では、ヨーロッパのほうが文化を受け入れる。そのあと、またその出版社で、South of the Border,West of the Sun、これは‥‥。
Bana kalırsa çevirme işlerinde Avrupa ülkeleri daha çok farklı kültür kabul ediyor. 
Bu arada ondan sonra yine aynı yayın evinden ‘’Sınırın Güneyinde Güneşin Batısında’’ çıkacaktı. Bu…

── あ、『国境の南、太陽の西』ですか。
Oh, ‘’Kokkyo no Higashi, Taiyo no Nishi’’, değil mi?

M: そう、わたしの大好きな小説ですけれども、その作品を若い翻訳者が訳しはじめていたんです。
Evet, benim çok sevdiğim eserlerden ama bu eseri genç biri çevirmeye başlamıştı.

── もともと『ねじまき鳥クロニクル』の一部だった作品ですよね。
Bu eser, ‘’Zemberek Kuşu’nün Güncesi’’nin bir kısımıydı.

M: はい、そしたら、その翻訳者も、英語から翻訳していることがすぐわかった。そこでわたしは、日本語からデンマーク語に翻訳したものを、出版社に送ったんです。
Evet. Ve bu kişi de İngilizceden çevirdiği ortaya çıktı. O yüzden ben Japoncadan Danimarkacaya çevirdiklerimi yayın evine gönderdim.

── へえ‥‥。
Ya…

M: そしたら、わたしの訳で出ることになった。それ以来20年、わたしがずっと村上春樹を翻訳しています。yayınlanmasını sağladılar. O gün bugündür 20 yıldır ben Haruki Murakami’nin eserlerini çeviriyorum.


(つづきます)
2019-10-19-SAT
(Devam ediyor / 19 Ekim 2019)
出典 / Kaynak

2019-10-21

Lisanlar arasında köprü kuran kişi / 言葉に橋を架ける人

''Hobonichi''de çok güzel röportaj buldum.
Çeviri yapan arkadaşlar ve kitap okumayı seven arkadaşlar ile paylaşmak istedim ve çevirip buyara koyuyorum.
『ほぼ日』でとても素敵なインタビューを見つけました。
翻訳をしている友だち、読書が好きな友だちとシェアしたくて、翻訳してここに置きました。
****************************************************************************************************
Lisanlar arasında köprü kuran kişi
Çevirmen, Mette Holm

言葉に橋を架ける人
翻訳家 メッテ ホルム


20年間、村上春樹さんの小説を
デンマーク語に訳してきた
メッテ・ホルムさんに聞きました。
翻訳とは何か、について。
それは単に、機械がするように
言葉を別の言葉に置き換えること、
では、やっぱりなかった。
言葉と言葉の間に、
みんなが渡れる橋を架けるような、
一枚の布を織るような営みでした。
メッテさんが愛してやまない
村上さんの小説のことについても、
いろいろと、うかがいましたよ。
担当は「ほぼ日」奥野です。


20 yıldır Haruki Murakami’nin eserlerini 
Danimarkacaya çeviren 
Bayan Mette Holm’a sordu:
Çeviri nedir diye. 
Çeviri sadece makine gibi 
bir lisan başka bir lisana yerleştirmek… 
değil tabi.
Lisanlar arasında köprü kurmak gibi,
bir kumaş dokumak gibi bir işlemdir.
Bayan Mette’nin daima sevdiği 
Haruki Murakami’nin eserleri hakkında da
çeşit çeşit sorular sorduk.
Üstleyen: ''Hobonichi!!'' ekibinden Okuno


その人の「音」を探している
Şu yazarın melodisini arıyorum


── メッテさんを追ったドキュメンタリーを拝見したんですが、村上春樹さんの小説を翻訳するに際して、どの言葉を選んだらよいか、徹底的に突き詰めている姿に驚きました。
Sizin hakkında röportaj yapılan belgeseli izledim ve Haruki Murakami'nin eserlerini çevirirken hangi kelime seçmek en iyisi diye adamakıllı kelimelerin peşinde koştuğunuza çok şaşırmıştım. 

メッテ(以下M):そうですね、それは。
Evet, öyleyimdir.

── デビュー作『風の歌を聴け』の冒頭「完璧な文章などといったものは存在しない。完璧な絶望が存在しないようにね。」を訳す場面だったので、とりわけ慎重だったのかもしれませんが、翻訳家仲間と相談したりして。あの繰り返しで、1冊の翻訳本がつくられているのかと思うと。
Haruki Murakami'nin ilk eseri, ''Rüzgarın şarkısını dinle''nin ilk cümlesi ''Kusursuz metin diye bir şey yoktur. Tıpkı kusursuz umutsuzluk diye bir şeyin olmadığı gibi.''yi çeviriyordunuz ve o yüzden özellikle dikkatli düşünmüş olabilirsiniz, çevirmen arkadaşlarınıza danışarak filan…
Öyle yapa yapa bir çeviri kitabı yapılıyor diye düşününce… (şaşırmadan edemedim)  

M: でも、どれだけやっても、後悔します。
Fakat, ne kadar düşünsem de emek versem de pişman oluyorum.

── しますか、後悔。
Duyuyor musunuz pişmanlık?

M: 読めば読むほど、直したくなってくる。
Tekrar tekrar okudukça düzeltmek istiyorum.

── 翻訳とは、そういうものですか。
Çevirmek, öyle bir şey mi acaba?

M: 何度も直して直して‥‥いちばんはじめに選んだ言葉に、たどりついたりする。
Defalarca düzeltip düzeltip… ve en başta seçtiğim kelimeye dönmüşlüğüm de yok değil.

── めぐりめぐって。
Dönüp dolanıp…

M: 翻訳ってどうしても、そういうもの。いつだってそう。だって、「完璧な文章は存在しない」でしょ(笑)。
Çevirmekte ne yaparsak yapalım öyle oluyor. Her zaman öyle. Çünkü ''Kusursuz metin diye bir şey yok'', değil mi?

── 「完璧な絶望が存在しない」ように(笑)。
''Kusursuz umutsuzluk diye bir şeyin olmadığı gibi.''

M: でも、すばらしい本は、100年とか200年、生きるじゃない。でも、翻訳された本はそうじゃない。いずれ死にます。
Fakat mükemmel eser, 100 yıl 200 yıl yaşıyor. Aksine çeviriler öyle değil. Er geç ölür.

── 死ぬ‥‥。
Ölür…

M: つまり、わたしが翻訳した本は、将来、他の人が訳し直すことになると思います。
Yani benim çevirdiğim eserler, ilerde başka biri tarafından çevirilecektir, öyle düşünüyorum.

── それは、時代が変わると、デンマーク語も変わっていく、から?
Zaman geçtikçe Danimarkaca da değişeceği için, öyle mi demek istiyorsunuz? 

M: それもそうだし、翻訳っていうのは、どうしても、わたしの見方‥‥ようするに、翻訳者の影響が強く出てしまいます。わたしの見方がそぐわなくなったら、次の時代の翻訳者が、翻訳し直さなければならないと思う。
Öyle. Aynı zamanda çevirmek, ne yapmaya çalışırsam çalışayım şüphesiz benim bakış açım, yani çevirmenin etkisi altında kalıyor. Benim düşüncem o çağa uymamaya başlarsa yeni dönemin çevirmeni tekrar çevirmek zorundadır.


── メッテさんが、翻訳をするときに、大事にしていることって何ですか。
Çeviri yaparken sizin en çok önemsediğiniz şey nedir?

M: そのこと、村上さんにも聞きました。答えはすごくシンプルで、とにかく読みやすくなきゃダメって。
Bunu ben de Haruki’ye sordum: Cevabı çok basitti. Herneyse okunması kolay olsun.

── ほおお。
Haa.

M: わたしも、翻訳されましたという本じゃなくて、もともとデンマーク語で書かれたような‥‥読んでいて、そういう気持ちになる本が理想です。
Bence de çevirilmiş eser değil de baştan Danimarkaca ile yazılmış… okunduğunda öyle hissedilecek eser olması ideal.

── なるほど。
Anladım.

M: ただ、そんなふうに訳そうとすると、ときに、アンフェイスフルになることもある。
Yalnız öyle çevirmeye çalışırsam bazen sadakatsiz oluyorum.

── アンフェイスフル‥‥不誠実?
Sadakatsiz…? 

M: たとえば‥‥『世界の終りとハードボイルド・ワンダーランド』という長編小説のなかの、「ハードボイルド・ワンダーランド」では「私」、「世界の終り」では「僕」、だけど、デンマーク語にはふたつの「I」はない。どうする?
Mesela uzun roman ''Haşlanmış harikalar diyarı ve dünyanın sonu'' içindeki ''Haşlanmış harikalar diyarı''nda ''Ben (watashi)'', ''dünyanın sonu''nda ise ''Ben (Boku)'' diyor ama Danimarkacada iki ''Ben (watashi ve boku)'' yok. Ne yaparsınız? 

── あー‥‥わからないです、さっぱり。
Aah… hiç fikirim yok. Sıfır.

M: 以前、アメリカの翻訳者で、その問題に自由なやり方で取り組んだ人がいて、彼は「時制」を変えました。「ハードボイルド・ワンダーランド」は過去形、「世界の終り」は現在形で訳した。
Daha önce Amerikalı çevirmen bu soruyu özgürce çözmeye çalıştı: O ''zaman eki''ni değiştirdi. Yani ''Haşlanmış harikalar diyarı''nda geçmiş zaman ekini, ''dünyanın sonu''nda ise şimdiki zaman ekini kullanarak çevirdi.

── うまく想像できませんが、それは、かなり読んだ感じが変わりそうですね。
Ben pek hayal edemiyorum ama yine de okuma hissi oldukça değişiyor gibi.

M: はい、ふたつは、とてもちがう雰囲気になった。その意味での効果はあったけど、でも実際、作品に対しては不誠実だと思います。
Evet. İki bölüm oldukça farklı hise sahip oldu. Bu anlamda etkileyiciydi ancak esere karşı düşünürsek sadakatsizdi kanımca.

── たしかに。
Doğrudur.

M: これは村上さんに限らずですが、日本語って、過去形と現在形が混ざりますよね。
Bu sadece Haruki’nin eserlerinde değil, Japonca cümlelerde genel olarak geçmiş ve şimdiki zaman karışıyor, değil mi?

── 混ざりますね。ひとつの文章のなかでも。しかもそれが厳密な時系列の表現というよりも、雰囲気とか気持ちの表れだったりします。
Evet, karışıyor. Bir cümle içinde bile. Üstüne bu katı zaman kuralına uyan ifade demekten ziyade o sahnenin havası, insanın duyguları ile alakalı.

M: 他の言葉では、あまり見られない特徴です。なので、日本語から別の言葉に翻訳するときは、だいたい過去形を使うんです。
Başka lisanlarda pek görünmeyen özelliktir bu. O yüzden Japoncadan başka lisana çevirilmekte çoğu zaman geçmiş zaman kullanılır.

── ええ。
Tamam.

M: わたしも『1Q84』で、BOOK1、BOOK2を翻訳し終わって、BOOK3に入ったとき、「青豆」のチャプターが、いつのまにか「現在形」になっていることに気付きました。わあ、最初の2冊もそうだったかのなあって、心配になって見返したら、そうじゃなかった。
Ben de ''1Q84'' eserinde birinci cilt ve ikinci cilt çevirmeyi bitirip üçüncü cilde başladığımda AOMAME'nin bölümü aniden şimdiki zamana dönüştüğünü fark ettim. Oh, ilk ve ikinci ciltte de öyle miydi diye endişelenerek tekrar kontrol ettim, ama öyle değildi.  

── おお、よかった(笑)。
İyi bari…

M: でも‥‥その『1Q84』を英語に訳したアメリカの翻訳者は、時制のことをあまり重視せず、小説を終始一貫、過去形で訳したんです。
Ama…. bu ''1Q84'' eserini İngilizceye çeviren Amerikalı çevirmen, zaman ekini pek önemsemeyerek baştan sonuna kadar geçmiş zaman ekini kullandı.  

── 英語としては、きっと、そのほうが「自然」なんでしょうが。
İngilizce olarak tahminimce öyle yapmak daha doğal belki...

M: そう‥‥でも、いちばん大事なことは、最後の最後、「天吾」のチャプターも現在形になる。それによって、2人は同じ世界に入っていく。それって、とても大事なことでしょう。
Evet öyledir… ama en önemli bir şey şuydu: Eserin en sonunda TENGO’nun bölümü de şimdiki zamana dönüşüyor. Böylece onlar aynı dünyaya giriyor. Bu çok önemli bir şey değil mi?

── 物語にとって。そうですよね。ある言葉を別の言葉に置き換える作業は機械的にはできないし、1対1の対応関係があるわけじゃないと。
Eser için, bence de önemli. Bir lisanı başka bir lisana yerleştirmek, makine gibi yapılamaz, bire bir kelimeler, ilişikiler bulunmuyor çünkü.

M: あと、『1Q84』の「ふかえり」の言葉には、漢字が使われていないでしょう。でも、デンマーク語には、漢字はないんです。そこでもまた工夫が必要になります。
Bunların yanı sıra ''1Q84'' eserindeki FUKAERI’nin konuştuklarıda kanji karakteri kullanılmıyor. Danimarkacada kanji yok. Burada da bir yaratıcılık gerekiyor.

── そうか、漢字を使わないことの意味、それによって伝わる何かを、デンマーク語の場合にどう伝えるか。それって、どうしたんですか?
Evet ya, Kanji kullanmama anlamı, bununla iletebilecek şey Danimarkaca olarak nasıl iletilir… Buna ne yaptınız?

M: 文頭でも大文字を使わず、あとは句読点やクエスチョンマークも入れず、ただ、小文字をつなげました。
Büyük harf kullanmayıp virgül, nokta ve soru işaretini de kullanmadım. Sadece küçük harf ile yazdım.

── それで「ふかえり」の話し方を再現した。
Öylece FUKAERİ'nin konuşma şeklini canlandırdınız.

M: そう。
Evet.

── そういうデンマーク語を、ふつうのデンマークの人が読んだときって、どういう気持ちになるんですか。
Öyle yazılan Danimarkaca cümleleri, genel olarak Danimarkalı insanlar okuduğunda nasıl hissederler?

M: わかるんだけど変。ちょっと変に聞こえる。
Anlıyorlar fakat garip. Biraz tuhaf gelir kulaklarına.


── お話を聞いていると、翻訳って、言葉と言葉の間に、橋を架けているような。
それも、きちんと人が通れる橋を。
Sizin konuştuklarınızdan düşünürsem, çevirmek lisanlar arasında köprü oluşturmak gibi. İnsanların rahat geçebileceği köprüyü.

M: うん、そうね。
Evet, öyledir.

── 人が自由に行き来できる橋にするために、メッテさんは、意味でなく「雰囲気」に作用する部分にも、気を配っているような‥‥。
İnsanların özgürce gidip gelebileceği köprüyü kurmak için siz sadece anlam değil, eserin içindeki havaları ile alakalı yerlere de dikkat veriyorsunuz.

M: その人の‥‥音。
O kişinin… sesi…

── 音?
Ses mi? 

M: うん。あのね、その作家の文章の‥‥、サウンド、うーん‥‥。
Evet, ne diyeyim, şu yazarın cümlelerin melodisi gibi…

── そういうものがあるんですか。
Öyle bir şey mi var?

M: その作家の「音」‥‥としかいえない。わたしは、翻訳を通じて、そういうものを探っていると思います。
Şu yazarın ''melodisi''… sadece öyle diyebiliyorum. Ben çevirmekle öyle bir şey arıyorumdur.

(つづきます)
2019-10-18-FRI
(Devam ediyor / 18 Ekim 2019) 
出典 / Kaynak

2018-03-28

Sıcak soğuk çelişikliği / あったかい、冷たいの矛盾

    Her sene bir kez Japonya'ya gider, ailemi arkadaşlarımı görür ve tatil yaparım ama her gittiğimde ve Türkiye'ye döndüğümde kafamın karıştığı yer tuvalettir.
 毎年一度、日本に行って家族や友達と会い、休暇を楽しみますが、毎回行った時、そしてトルコに戻った時にわたしが混乱する場所は、トイレです。

    Japonya'ya gittikten 5 gün - 1 hafta boyunca ''Bu kağıdı nereye atacaktım!?'' diye düşünürüm. Oysa kağıt tuvalete atılır. Aksine Türkiye'ye dönünce birkaç gün yanlışlıkla kağıt tuvalete atarım ve ''Aaaa... buraya atmayacaktım ama.'' derim.
 日本に行ったあと5日〜1週間は「この紙をどこに捨てるんやったっけ?」と考えます。って、紙はトイレに捨てられるのです。反対にトルコに戻ってくると数日のあいだ間違って紙をトイレに捨ててしまい、「あぁー、ここに捨てるんじゃなかった。」と呟きます。

    Bu sefer de aynı şey tekrarladım ama bana en çok garip gelen şey ise şuydu: Klozetin ısısı. Türkiye'ye döndükten sonra nedense şimdiye kadar hissetmediğim kadar soğuk hissettim. Aslında Japonya'nın havası pek soğuktu ve Türkiye'ye dönünce insanlar mont giyerken eşim ve ben, tişört ile dolaştık, o derece buranın havası iyi geldi.
 今回も同じことを繰り返したのですが、わたしが一番変に感じたのはこれ:便座の温度。トルコに帰って来たあと、なぜかいままで感じたことがないほどに冷たく感じたのです。実際、日本はかなり寒く、トルコに戻ってみんながまだジャケットを来ているのに、旦那とわたしはTシャツでうろうろしていました。それぐらいここの気温はよかったのです。

    Bir tek klozete oturduğum zaman aşırı soğuk hissettim ve Japon tuvaletini özledim. Türkiye'de evin her taraf ısıtılır ama bir tek klozet ıstılmıyor neden acaba? Tersine Japonya'da sadece oturduğumuz oda ıstılır ve diğer odalar soğuk kalır ama klozet hep sıcak. O yüzden ne zaman gidersek de popomuzdan üşümek diye birşey yoktur.
 ただトイレの便座に座った時だけ異常に冷たく、日本のトイレを恋しく思いました。トルコでは家じゅう温められているのに、便座だけが温められないのはなぜなのか? 反対に日本では使っている部屋だけが温められて、他の部屋は寒いままなのに、便座はいつも温かい。だから、いつ行ってもおしりが凍えるってことはないのです。

    Japonya'yı övmek için yazmıyorum, yanlış anlamayın. Sadece Merak ediyorum. Kışın evin her tarafı sıcak olan Türkiye'de klozet soğuk, ev içinde bile soğuk olan geleneksel Japon evinde nedense klozet sıcak.
 日本を褒めるために書いているのではありません、誤解しないでください。ただの好奇心です。冬場、家じゅうが温かいトルコで便座が冷たく、家のなかでさえ寒かったりする伝統的な日本の家でなぜか便座が温かい。

    Bu soruma cevap verebilecek birisi varsa elini kaldırsın, lütfen!!!
 このわたしの疑問に応えられる方がいらっしゃったら、どうか手をあげてください!

2017-11-24

Dağ yürüyüşünün başka bir zevki: bitki çayı toplamak / トレッキングのもうひとつの愉しみ:ハーブティー採集

    Uzuuuuuuuuuuuuuuun aradan sonra bloguma bir yazı yazmaya başladığım için garip bir hisse kapılıyorum ama bunu teşvik eden şey, bir bitki çayıdır.
 長〜いお休みの後にブログに新しい投稿をしているので妙な気分ですが、こんな気持ちになったのはあるハーブティーのせい。

    Geçen bir arkadaşıma gittiğimde ''Narpuz'' adlı bitki çayını içtim. O güne kadar içmediğim pek ferahlatıcı bir kokuya sahip olan çaydı ve çok beğendim. Buralarda sulak yerlerde yetişen, bir çeşit yabani naneymiş bu. O kadar güzel koku var ki, arkadaşım nezle filan olduğunda içiyormuş. Sonra araştırdığıma göre sakinleştirici, sindirimi kolaylaştırıcı, mide rahatlatıcı gibi etki varmış. Zaten kokusu o kadar güzel ki, arkadaşımdan birazcık aldım, her gün bir bardak içiyorum. (Sağdaki fotoğraf: Narpuz)
 先日、友達のところに行って「ナルプズ」という名前のハーブティーをいただきました。その日まで飲んだことのない、たいへん爽やかな香りのお茶で、とても気に入りました。このあたりでは水辺に近い湿った場所に育つ、一種の野生のミントだそう。なんとも良い香りがあって、友達は風邪を引いた時に飲んでいるとか。あとで調べてみると鎮静効果、消化促進効果、胃の重さ解消といった効果があるようです。 そもそも香りがとても良いので友達から少しもらって 毎日一杯飲んでいます。(右の写真:ナルプズ)

    Ve düşündüm: Türkiye'ye geleli bitki çayı artık hayatımın bir parçası oldu. İzmir'deyken baharatçıdan alıyordum ama Göcek'e taşındıktan sonra dağ yürüyüşüne gittiğimizde kendi toplamaya da başladım.
 考えてみれば、トルコに来てからハーブティーはもう生活の一部になりました。イズミルにいた頃はハーブ屋さんから買っていましたが、ギョジェキに来てからはトレッキングに出かけた時に自分でも摘みはじめました。

    Soldaki fotoğraf: Kendi elimle toplayıp kuruttuğum yabani kekik. Bunu bardağa koyup sucak su koyarak içiyorum. Dağ yürüyüşüne giderken de kesinlikle bulunduğu bitki olduğu için hep termose sucak su koyup götürüyorum ve orada taze taze içiyorum. Sonra topladıklarımı evde kurutuyorum. Tabi ki daldan yapraklar kopartıp yemeklere de koyuyorum.
    Bu yabani kekik, heryerde satılıyor ama kendi topladığım kekik kadar güzel koku olan yok. Neden bilmiyorum ama öyle!
 左の写真:自分の手で摘んで乾かした野生のタイム。これをカップに入れ、熱湯を注いで飲みます。トレッキングに行った時にも必ず見つかるハーブなので、いつも魔法瓶に熱湯を入れて持って行き、山で採りたてのを飲んでいます。あとで集めたものを乾かします。もちろん小枝からしごきとって料理にも使います。
 この野生のタイムはどこででも売られていますが、自分で摘んだタイムほど良い香りがするものはありません。どうしてなのかわかりませんか、本当なんです!

Göcek'e bakan tepeden. Orada kekik toplayıp taze taze içmek başka bir keyif! 
ギョジェキを見下ろす山の上から。そこでタイムを摘み取ってそのまま飲む。これもまた愉しみのひとつ。

Sağdaki fotoğraf: Bu da dağ yürüyüşüne gittiğimde topladığım adaçayı. Kokusu pek güçlü ve güzeldir. Buralarda toplayanlar çok. Evin önünde kuruttukları zamanlarda etrafına buram buram kokuyor ve insanı büyülüyor.
 右の写真:これもトレッキングの時に集めたアダチャユ/セージティー。香りがとても強く、素晴らしい。このへんで採集する人はとても多く、家の前で乾燥させているときには周辺にかなりの香りが充満して人を魅了します。

    Bu arada bir kelime adaçayı fakat aslında 30 çeşit olduğu söyleniyor. Soldaki de başka bir çeşit adaçayıdır. * Pazardan aldım.
 ところでひと口にアダチャユと言っても実は30種類もあると言われています。左の写真も別の種類のアダチャユ。※これは青空市場で買いました。

    Soldaki fotoğraf: Karabaş otu. Baharda çevredeki dağlarda güzel morumsu çiçek açan, bol bol görünen bir bitki. Fotoğraftakini pazardan aldım ama bir sonraki baharda kendim gidip toplayacağım.

    Aşağıdaki fotoğraf: Bu sene Nisan ayında dağ yürüyüşüne gittiğimde çektiğim karabaş otu. Görünüşü de pek güzel bir bitkidir.
 左の写真:カラバシュ・オトゥ/ラベンダー系のハーブ。このへんの山々に美しい紫の花を咲かせる、いたるところに見られるハーブ。写真のものは青空市場から買ったものですが、来春には自分で採集しようと思っています。

Sağdaki fotopğraf: Dağdaykenki karabaş otu.
右の写真:山に咲くカラバシュ・オトゥ。

Bunların dışında Türkiye'de pek çok bitki çayı bulunuyor ve genişçe içiliyor: Ihlamur, rezene, kuşburunu, kantoron, melisa... Bir bakma bitki çayları cenneti nedebilir burası.
このほかにもトルコではたくさんのハーブティーがあり、広く飲まれています。ウフラムル/リンデンティー、レゼネ/フェンネルティー、クシュブルヌ/ローズヒップティー、カントロン/セントジョーンズワート・ティー、メリサ/レモンバームティー.....。ある意味、ここはハーブティーパラダイス、と言えるかもしれません。