2016-12-10

Sabah Oldu, Şafak Olmadı. / 朝になっても夜は明けず。

    Normalde Türkiye'de ''Yaz Saati'' uygulanıyordu ve Avrupa ülkeleri gibi Mart'ın son Pazar gününde 1 saat ileri alınıyordu ve Ekim'in son Pazar gününde ise 1 saat geri alınıyordu (VE NORMALE dönüyordu). 
 通常、トルコでは“サマータイム”が採用されており、ヨーロッパの国々のように3月の最終日曜日に時計が1時間進められ、10月の最終日曜日に時計が1時間戻されていました(そして、通常時間に戻っていました)。

    Ben bu ''Yaz Saati Uygulaması''nın çok faydalı olduğunu düşünmüyorum, hatta karşıyım ve bütün yıl aynı saat uygulanmasını istiyorum ama NORMAL SAATte yaşamak istiyorum!
 わたしは、この“サマータイム”がそれほど効果的だとは考えていません。それどころか反対です。だから1年じゅう同じ時間が採用されて欲しいと思っています、が通常時間で暮らしたいのです。

    Bu sene Türkiye'de bir karar alındı ve bütün yıl aynı saat uygulanıyor ama ''YAZ SAATİ'' olarak. Türkiye'nin normal saati GMT +2'dir. Ama yaz saati devem edildiği için GMT +3 saatinde yaşıyoruz. Türkiye büyük ülkedir, Amerika gibi batı ve doğuda farklı saat uygulanması düşünülebilir ama bu ayrı konu.
 今年、トルコである決定がなされ、1年じゅう同じ時間が採用されています。けれどサマータイムとして! トルコの通常時間はグリニッジ標準時+2時間。けれど、サマータイムが継続されているためグリニッジ標準時+3時間でわたしたちは暮らしているのです。トルコは大きな国で、アメリカのように西と東で異なる時間の採用も考えられますが、それはまた別の話。

    Benim demek istediğim, bu yaz saati ile yaşamanın saçmalığı. Sabah oluyor ama güneş ta nerede? Ortam kapkaranlık. Sabah 6'da kalkamıyorum güneş çıkmadığı için, ortam aydınlanmadığı için. Yine de zorla yataktan kalkıyorum ama 7'de hala karanlık. 8'de doğu tarafından hafifçe aydınlık geliyor ama daha güneş görünmüyor. Mesela bugün 10 Aralık'ta saat 9'da anca dağdan güneş göründü fakat evimiz güneş görene kadar 1 saate yakın bekledi, saat 10'da anca pencereden güneş geldi. *1. fotoğraf bugün sabah 9:07'de, 2. ise bugün sabah 9:06'da çekilmiştir.
 わたしが言いたいのは、このサマータイムで暮らすことのデタラメさ。朝になっているのに太陽は一体どこに? 周りは真っ暗闇です。朝6時に起きられないのです、太陽が顔を出さないから、明るくならないから。それでも無理やりベッドから起きるのですが、7時になってもまだ暗い。8時になって東の方がなんとなく明るくなってくるけれど、まだ太陽は見えません。たとえば、きょう。12月10日は朝9時にやっと山の端から太陽が顔を出しました。けれど、家に陽が当たるまで1時間近くかかり、10時になってやっと窓から陽が射しました。※1枚目の写真は今朝9時7分に、2枚目は9時6分に撮影。

    Biyolojik saat diye bir şey var: tüm yaratıklar (hatta şöyle diyeyim artık ''Allah'ın tüm yaratıkları'') bu biyolojik saate bağlıdır. Yani bunu doğaya bağlıdır da denebilir. Ama şu an yaz saati devam edildiği için biz doğaya aykırı bir duruma düşmüş bulunmaktayız! Bu saçmalıktan kaçmak için NORMAL SAATe dönmek istiyorum! Ne olur lütfen! diyorum, NORMAL SAATe dönelim!
 体内時計/概日リズムってものがあります:すべての生物は(さらにこう言いましょう「アッラーの生みだしたすべての生き物たち」は)この体内時計に依って生きています。つまり、自然に属している、と言えるのです。けれど、いまもサマータイムが継続されているため、わたしたちは自然に反した状態に陥っているのです! こんなデタラメから逃れるために、私は通常時間に戻りたいのです。どうかお願いです、通常時間に戻りましょう!

    Tabi biraz daha sabıredersek ekinoks gelecek (bu sene 21 Aralık, yani 11 gün sonra) ve yavaş yavaş gün uzayacak ama bu saçmalığını unutmayacağım! Bizi doğadan aykırı tutan bu sisteme kesinlikle ''HAYIR'' diyorum. * Soldaki fotoğraf, 28 Kasım sabah 7:58'de çekilmişti.
 もちろん、もう少し我慢すれば冬至到来(今年は12月21日、11日後)、次第に日が長くなってきますが、私はこのデタラメさを忘れません! わたしたちを自然からひきはなすこのシステムには絶対に「ノー!」なのです。※左の写真は11月28日朝7時58分に撮影。

2016-10-15

Duvar ve Yumurta / 壁と卵

     2009 yılında Haruki Murakami ‘‘Toplum içindeki bireyin özgürlüğü adına Kudüs Ödülü / Jerusalem Prize for the Freedom of the individual in Society’’ye layık görüldü ve 15 Şubat 2009, İsrail’de konuşma yaptı. Bu konuşma, kendini beğenmiş tavır olduğu, çok da anlaşılacak bir şey olmadığı söylendi ve eleştirildi. Fakat, yabancı bir ülkede cesaretle konuşmayı yapan Haruki’yi içtenlikle alkışlamak istiyorum. Bizden biri onun yerinde olsaydı, öyle konuşabilir miydi ki?
 2009年に村上春樹は〈エルサレム賞〉を受賞し、2009年2月15日、イスラエルでスピーチを行いました。そのスピーチは、独りよがりで理解しづらいと言われ、批判されました。けれど、異国の地で勇気を持ってスピーチをした村上春樹に、私は心から拍手を贈りたい。わたしたちのうちの誰かが彼の立場であったら、果たしてあんなスピーチができたでしょうか?



     Bu yılki Nobel Ödülü’nde Haruki’nin adını duyamayınca Kudüs Ödülü konuşmasının sonrasında söylenen şeyi hatırladım: Haruki’nin İsrail’e karşı çıktığı için asla Nobel Edebiyat Ödülü’ne layık görülemez deniyordu. Belki doğru, belki yanlış. Bana kalırsa Nobel Edebiyat Ödülü’nden daha çok o konuşma daha değerli. O konuşmayı yapan Haruki’nin cesareti daha parlak. 
 今年のノーベル文学賞で村上春樹の名は出ず、エルサレム賞スピーチのあとに囁かれたことを思い出しました:イスラエルに反対の立場をとったために、村上春樹は決してノーベル文学賞を受賞できない、と言われたのです。本当かもしれないし、間違いかもしれない。わたしはと言えば、ノーベル文学賞よりも、あのスピーチの方がもっともっと素晴らしい。あのスピーチをした村上春樹の勇気の方がずっと輝いている。

     * Bu yazı, bu yılki Nobel Edebiyat Ödülü’nün Bob Dylan’a verilmesine karşı çıkmak için yazılmamıştır. (Fakat Bob Dylan şu an sevinmiş durumda mı, cevabı esen rüzgarda.)
 ※ これは、今年のノーベル文学賞がボブ・ディランに贈られたことに反するために書かれたものではありません。(とはいえ、ボブ・ディランはいま喜んでいるのか? 答えは風に吹かれている...)

*****
【Çeviri / 翻訳】
Bugün ben bir roman yazarı olarak, bir bakma profesyonel yalan yaratıcısı olarak Kudüs’e geldim. 
きょう、わたしは一人の小説家として、言わばプロの嘘の紡ぎ手としてエルサレムにやってきました。

Tabi ki yalan söyleyen sadece roman yazarı değildir. Bildiğiniz gibi politikacı yalan söyler, diplomat ve asker de duruma göre kendisine özgün yalan söyler, ikinci el araba satıcısı, kasap ve marangoz da yalan söyler. Fakat roman yazarının söylediği yalan başkasınınkinden farklıdır: hiç kimse yazarın ahlaksızlığını eleştirmez. Aksine o yalan ne kadar büyük ve iyi ise ve de ne kadar ustaca söylenirse halk ve eleştirmenler tarafından övülür. Neden öyle acaba?
もちろん、嘘をつくのは何も小説家だけではありません。ご承知の通り、政治家も嘘をつきます。外交官も軍人も場合によってそれぞれにそれぞれの嘘をつきます。中古車販売員や肉屋、大工が嘘をつくように。しかしながら、小説家がつく嘘は他の者たちがつく嘘とは違います。誰も小説家が不道徳だと批判しません。それどころかその嘘が壮大で上手ければ上手いほど、また巧妙であればあるほど、人々や批評家から賞賛されるのです。どうしてなのでしょう?

Benim cevabım şöyle: Ustalıkla yalan söylemek, başka bir ifade ile gerçekçi bir kurgu yaratmak ile roman yazarı gerçekleri başka bir yerde ortaya çıkarıp yeni ışıkla gösterebilir. Çoğu zaman orijinal bir şekilde bir gerçeği kavramak ve doğru tasvir etmek neredeyse imkansız. O yüzden biz saklandığı yerden o gerçekleri çıkarıp kurgusal bir konuma taşıyarak roman şekline dönüştürürüz. Ancak bunu başarmamız kendi benliğimizdeki gerçeklerini açığa çıkarması ile mümkün olmaktadır. Bu iyi yalan uydurmak için önemli bir özelliktir. 
私の答えはこうです。巧妙な嘘をつくことは、言い換えれば真実味のあるフィクションを構築することによって小説家は真実を別の場所にさらし、新たな光でそれらを照らすことができるのです。ほとんどの場合、真実をそのままの形で把握し、正確に描写することはほぼ不可能です。だからこそ、わたしたちは隠された場所からそれらの真実をおびき出し、架空の場所への運び、小説という形に置き換えるのです。しかし、これを成し遂げるためには我々自身の中にある真実を明確にする必要があります。これは巧みな嘘をでっち上げる重要な資質です。

Fakat, bugün yalan söylemeye niyetim yok. Elimden geldiği kadar dürüst olmaya çalışacağım. Benim yalan söylemediğim gün sayısı yıl boyunca pek azdır ama bugün öyle bir gün.
でも、きょうは嘘をつくつもりはありません。出来る限り正直になろうと思っています。わたしが嘘をつかない日は、一年でほんのわずかしかないのですが、きょうがその日です。

Size gerçeği söylüyorum. Pek çok insan bana Kudüs Ödülünü almak için buraya gelmemeyi tavsiye etti. Bazıları ise buraya gelirsem kitabımı almayı boykot edeceğini bile söylediler. 
みなさんに真実を申し上げます。多くの人がわたしにエルサレム賞受賞のためにエルサレムに行くなと忠告しました。何人かは、行くならわたしの本の不買運動をするとさえ言いました。

Bu tepkilerin nedeni, tabi ki Gazze’de sürmekte olan şiddetli savaştır. BM raporuna göre kuşatma altındaki Gazze’de binden fazla insan yaşamını yitirmiş: çoğu silahsız çocuklar ve yaşlılar. 
これらの理由はもちろんガザにおける激しい戦闘です。国連のレポートによれば、封鎖されたガザで1000人以上の人が命を落としています。大部分は非武装の子供たちやお年寄りです。

Bu ödüle layık görüldüğümü öğrendikten sonra birçok kez kendi kendime sordum: Böyle bir zamanda İsrail’e gidip bir edebiyat ödülünü kabul etmek doğru bir şey mi? Buraya gelmem bu çatışmanın bir tarafını tutuyormuşum gibi bir izlenimi yaratmıyor mu? Ezici asker gücünü kullanmaya kalkan bir ülkenin politikasını onaylamış olabilir miyim? diye. Tabi ki kitabımın boykot edilmesini de istemem.
この賞の受賞を知ってから、わたしは幾度も幾度も自問しました。このような時期にイスラエルに来て文学賞を受賞することは正しいことなのか? わたしがここに来ることが、紛争の一方の側に味方しているような印象を与えないだろうか? 圧倒的な武力を行使に突き進む国の政策を是認することにならないか?と。もちろん、わたしの本がボイコットされるのもいやです。

Yine de sonuç olarak dikkatlice düşündükten sonra buraya gelmeye karar verdim. Bu kararımın bir nedeni, pek çok kişinin buraya gelmememi tavsiye etmesiydi. Muhtemelen başka roman yazarları da böyledir, benim de başkalarının söylediklerinin tam tersini yapma eğilimim var. Eğer insanlar ‘‘Oraya gitme’’ ‘‘Onu yapma’’ derlerse, hatta uyarırlarsa ben oraya gitmeye, onu yapmaya yönelirim. Bu benim huyumdur, roman yazarının huyu da diyebilirsiniz belki. Roman yazarı tuhaf insanlardır. Gerçekten kendi gözleri ile görmediği, kendi elleri ile dokunmadığı hiçbir şeye güvenmez. 
それでも慎重に考慮した結果、わたしはここに来ることにしました。こう決心した理由のひとつは、多くの人がわたしがここに来るべきでないと忠告したしたことです。おそらく、他の小説家たちもそうでしょうが、わたしにも他人に言われたことと正反対のことをする傾向があるのです。もし皆が「そこへ行くな」「それをするな」と言うなら、それどころか警告するなら、わたしはそこへ行き、それをしてみたくなるのです。これが、わたしの気質であり、小説家の気質と言えるかもしれません。小説家とは変わった人たちです。実際に自分の目で見ていない、自分の手で触っていない如何なるものも信用しないのです。

Bu yüzden ben buradayım. Uzakta kalmayı değil, buraya gelmeyi tercih ettim. Görmemeyi değil, kendi gözlerim ile görmeyi tercih ettim. Susmayı değil, size konuşmayı tercih ettim.
だから、わたしはここにいるのです。遠く離れたところに留まるよりもここに来ることを選びました。見ないことではなく自分の目で見ることを選び、黙ることではなく皆さんにお話しすることを選んだのです。

Bu, buraya siyasi mesajımı iletmek için buradayım demek değil. Doğru olup olmadığını yargılamak, roman yazarının en önemli görevlerinden biridir tabi. 
これは、政治的なメッセージを伝えるためにここにいる、という意味ではありません。正しいか、間違っているかを判断することは、もちろん小説家の最も大切な任務のひとつです。

Fakat o yargıyı nasıl bir şekilde başkalarına ileteceği, yazarın kend verdiği karardır. Ben, şahsen hikayelere - gerçeküstü hikayelere dönüştürmeyi tercih ederim. Bu yüzden de size doğrudan siyasi mesajımı iletmek, bugün önünüzde durmamın sebebi değil. 
しかしながら、その判断をどういう形で他者に伝えていくかは個々の小説家に委ねられます。わたしは個人的に物語に:シュールな物語に変換することを好みます。だから、皆さんに直接政治的なメッセージを伝えるということは、きょうわたしが皆さんの前に立っている理由ではありません。

Yine de çok kişisel bir mesajımı iletmeme izin verin. Bu, benim roman yazarken hep aklımda tuttuğum şeylerdir. Bunu yazıp da duvara aşmaya hiç kalkmamıştım ama bu benim kalbimin duvarına oyulmuştur, şöyle bir şey: 
ですが、ここで非常に個人的なメッセージをお伝えすることをお許しください。これは、わたしは小説を書くときにいつも心に留めていることなのです。紙に書いて壁に貼ろうと思ったことはありませんが、わたしの心の壁に刻まれています。それは、こういうことです。

‘‘Yüksek ve sert bir duvar ve ona karşı çarpıp kırılan bir yumurta varsa, ben hep o yumurtanın tarafında kalırım.’’
「高くて、固い壁があり、それにぶつかって割れる卵があれば、わたしは常にその卵の側につきます」

Evet, her ne kadar o duvar doğru olup o yumurta yanlış olsa da ben yumurtanın yanındayım. Ne doğru olup ne yanlış olduğuna başkası karar verecektir: Belki zaman veya tarih karar verecektir. Sebebi ne olursa olsun, duvar tarafında durup eser yazan roman yazarı olsaydı, öyle esere ne kadar değer verilecekti ki?
そう、いかにその壁が正しく、卵が間違っていたとしても、わたしは卵の側にいます。何が正しく、何が間違っているのかは、他の誰か/何かが決めるでしょう:おそらく時や歴史というものが決めるでしょう。どのような理由があれ、壁の側に立って作品を書く小説家がいたとしたら、そんな作品にどれほどの価値があるでしょうか?

Bu mecazın anlamı nedir? Bazı durumlarda hepsi çok basit ve net. Bombardıman uçakları, tanklar, roket silahları ve beyaz fosforlar yüksek ve sağlam bir duvardır. Yumurta ise bunlar tarafından ezilmiş, yakılmış ve vurulmuş silahsız vatandaşlardır. Bu, mecazın bir yorumudur.
この暗喩は何を意味するのか? 時に、それは非常にシンプルで明瞭です。爆撃機や戦車、ロケット弾、白リン弾が高くて堅牢な壁です。卵はこれらによって押しつぶされ、焼かれ、銃撃を受ける非武装の市民たち。これが、この暗喩のひとつの解釈です。

Fakat bu hepsi değil, daha da derin anlam taşır. Böyle düşünün. Her birimiz az çok yumurtayız. Her birimiz kırılgan bir kabuk içinde eşsiz: asla yeri doldurulamayan ruh taşıyan yumurtayız. Bu benim için de her biriniz için de geçerlidir. Ve her birimiz az veya çok yüksek ve sağlam bir duvara karşı karşıyayız. Bu duvarın adı, sistem. Sistem, bizi korumak gerekiyor fakat bazen kendi başına yaşar ve bizi öldürmeye, bize başkalarını öldürtmeye başlar, etkinli, sistemli ve acımasızca.
しかし、それがすべてではありません。もっと深い意味を含んでいます。こう考えてください。わたしたちは皆、多かれ少なかれ卵なのです。壊れやすい殻の中にかけがえのない:他に代えのきかない魂を宿した卵なのです。わたしもそうですし、皆さんもそうです。そして、わたしたちは皆、程度の差こそあれ高く堅牢な壁に直面しているのです。その壁の名は、システムです。わたしたちを守るべきシステムは、時に自己を生き、わたしたちを殺し、さらには効率的かつ体系的に、そして容赦なくわたしたちに他者を殺させ始めます。

Benim roman yazmamın tek bir nedeni var: bireysel ruhun kıymetini ortaya çıkarıp bunun üzerine ışık tutmaktır. Bir hikayenin amacı bir alarm vermektir: ruhumuzu kendi ağ içine alıp alçaltmayı engellemek için systemi gözlemektir. Roman yazarının görevi, hikayeler yazarak her bireyin ruhunun eşsizliğini netleştirmeye çalışmak olduğuna içimden inanıyorum: yaşam ve ölüm hikayeleri, aşk hikayeleri, insanları ağlatan, korkutan ve güldüren hikayeleri vasıtasıyla. Her gün ve her gün mutlak ciddiyet ile kurgular çıkarmaya çalıştığımızın nedeni de budur. 
わたしが小説を書くただ一つの理由:それは個々の精神が持つ尊厳を浮き上がらせ、そこに光をあてることです。物語の目的は警鐘を鳴らすことです:システムが我らが魂をその網に絡め取り、貶めるのを防ぐためにシステムを監視すること。小説家の責務とは、物語を書きながらすべてのかけがえのない魂のかけがえのなさを明確にしていくことだと心から信じています:生と死の物語、愛の物語、人々を泣かせ、怖がらせ、笑わせる物語を通じて。これこそが、日々大真面目にフィクションをでっち上げている理由なのです。

Benim babam, geçen sene 90 yaşında vefat etti. O, emekli öğretmendi, ayrıca Budist rahipti. Kyoto’da doktora yaparken askere çağırıldı ve savaşmak için Çin’e gönderildi. Savaştan sonra doğan, savaş bilmeyen bir çocuktum ama her sabah kahvaltıdan önce evin köşesinde bulunan Budizm mihrabının önünde babamın uzun ve yürekten dua ettiğini görürdüm. Bir kere babama sordum neden öyle dua ettiğini, o da savaşta ölen insanlar için dua ettiğini anlatmıştı bana. 
わたしの父は昨年、90歳で亡くなりました。彼は引退した教師で、仏教の坊主でした。京都で大学院生をしていた時に徴兵を受け、戦争のために中国へと送られました。戦後に生まれた、戦争を知らないわたしは、毎朝朝食の前に家の片隅にある仏壇の前で父が長く真摯な祈りを捧げているのを見てきました。一度、父に尋ねたことがあります。なぜそんなふうに祈るのかと。父は、戦争で命を落とした人たちのために祈っているのだと答えました。

Savaşta ölen tüm insanlar için, müttefik ve müttefik olmayan için dua ediyordu. Mihrabın önüne dizi çöküp dua eden babamın sırtına bakarak ben ise onun etrafında ölenlerin gölgesinin gezindiğini hissediyordum. 
戦争で命を落としたすべての人たちのために、味方も敵も関係なく祈っていました。仏壇の前で膝まづき祈る父の背中を見ながら、私は彼の周りに死の影が漂っているような気がしました。

Babam öldü, ve kendi anıları da götürdüğü için ben asla onun ne yaşadıklarını bilemem. Fakat onun çevresinde saklanan ölümün varlığı, belleğimde kaldı. Bu babamdan aldığım birkaç şeyden bir tanesi. Ve de en önemli olanlarındandır.
父は亡くなり、その記憶も持ち去ってしまったので、もはやわたしが父の記憶を知る術はありません。しかし、彼の周囲に潜んでいた死の存在は、わたしの記憶に残っています。これは、私が父から受け継いだ数少ないものの一つであり、最も重要なもののひとつです。

Bugün size aktarmak istediğim tek bir düşüncem var. Uyruk, ırk ve din ne olursa olsun hepimiz insanız, farklı özel insanız, Sistem denilen sağlam bir duvara karşı karşıya gelen kırılgan yumurtayız. Görünüşe göre bizim kazanma şansımız yok. Duvar fazlasıyla yüksek, sağlam ve soğuk. Eğer zafer umudumuz olacaksa, hepimizin ruhunun eşsiz olduğuna ve ruhlarımızın birleştiğine inanıyor olmamız gerekecek.
きょう、私が皆さんにお伝えしたいことは一つだけです。人種や民族、宗教が何であれ、わたしたちは皆人間です。異なる個々の人間です。システムという堅牢な壁に直面している、壊れやすい卵です。見たところ、我々に勝ち目はありません。壁はあまりに高く、堅牢で、冷たい。もし勝利の希望があるとしたら、我らが魂がかけがえのないものだと信じることから、魂をひとつにすることが必要です。

Bunu düşünmek için azcık vaktinizi ayırın. Hepimiz somut ve yaşayan ruha sahibiyiz. Sistem, böyle bir şeye sahip değil. Sistemin bizi sömürmesine izin vermemeliyiz. Sistemin kendi başına yaşamasına izin vermemeliyiz. Sistem bizi yaratmadı, biz sistemi yarattık.
ほんの少し、このことを考えてみてください。わたしたちは皆、はっきりととした生きている魂を持っています。システムには、こうした魂を持っていません。システムにわたしたちを搾取させてはなりません。システムそれ自身が生きることを許してはなりません。システムが我々を生み出したのではなく、我々がシステムを生み出したのです。

Benim size söylemek istediğim hepsi bu.
これが、わたしのお話ししたかったすべてです。

Kudüs Ödülüne layık görüldüğüme minnettarım. Dünyanın pek çok yerinde kitaplarımın okunmasına da minnettarım. Bugün burada size bunları konuşma fırsatı bulabildiğime de sevindim.
エルサレム賞を受賞できたことに感謝します。世界のいろいろな場所でわたしの本が読まれていることにも感謝します。きょう、ここで皆さんにお話しする機会をいただき嬉しく思っています。

İngilizce metin burada.

     Bu konuşma, Japonya'da ''Zatsubun-Shu'' adlı kitap içinde yayınlandı. Orada ek olarak şöyle bişey yazmış Haruki: Ödül aldıktan sonra gerçekten çok ama çok düşündüm. Gitmemek daha kolaydı ama uzak bir yerde benim kitaplarımı okuyanları düşündükçe oraya gidip kendi sözlerimle mesajımı iletmem gerektiğini düşündüm. Çok yalnızdım. Film ''Kahraman Şerif''i tekrar tekrar izledikten sonra havalimanına gittim. 
 このスピーチは、日本で『雑文集』という本の中で発表されています。そこに、注釈としてこんなことを村上春樹は書いています:受賞した後、本当に何度も何度も考えました。行かないほうが楽だった。でも、遠いところで僕の本を読んでくれている読者のことを考えると、行って、自分の言葉で、メッセージを伝える必要があると思った。とても孤独だった。映画『真昼の決闘』を繰り返し見てから空港に向かいました。

2016-10-07

Yumuşak g / ユムシャッゲー

     ‘’Yumuşak g’’: direkt Japoncaya çevirirsem yumuşak g, yani ingilizce olarak soft g. Türkçe alfabesinin 9. harfi olan bu yumuşak g, şöyle yazılır: ‘‘Ğ / ğ’’. Biz, Japonlara göre hiç alışmadığımız bu harf, aslında Acerice, Kırım Tatarcası, Kazan Tatarcası, Lazca, Gürcüce ve Megrelcede de kullanmaktaymış (Vikpedi’ye göre).
     Bu harf, tek başına kullanılmaz, kendinden önceki ünlüyü uzatmak için kullanılır. Yani Japncadaki ‘‘Çoğon / Chõon’’ görevini almaktadır.
 ユムシャッゲー:そのまま日本語に訳すと柔らかいジー(G)、つまり英語だとソフト・ジー。トルコ語アルファベットの9番目にあたるこのユムシャッゲーは、こんなふうに表記されます「Ğ / ğ」。わたしたち日本人にとってまったく馴染めないこの文字、実際にはアゼルバイジャン語、クリミア・タタール語、カザック・タタール語、ラズ語、グルジア語、メグレル語で使用されているようです(ウィキペディアトルコ語・ウィキペディから)。
 この文字、それ単体では使用されず、それ自身の前にある母音を伸ばすために使われます。つまり、日本語でいう「長音」の役割を担っています。

    Aniden neden bundan bahsediyorum?: Bugün okuduğum kitapta da yine bu yumuşak g (ğ)’yi normal g olarak yazıyordu ondan! Doğubayazıt’ı, Japoncada Dogubayazit diye yazıyordu!
     Tabi Türkçede olup Latin Alfabesinde olmayan harfler var ve Japonlar da en çok Latin Alfabesine alıştığı için bu yumuşak g (ğ) okumakta sorun çıkıyor işte.
     - Değirmen: Degirmen
     - Doğa: Doga
     - Altuğ: Altug
     - Bağlama: Baglama
     Sadece ‘‘fotoğraf’’ kelimesindeki yumuşak g (ğ), g olarak okusak da İngilizceye benzediği için rahatsız etmiyor beni.
     Ya neden öyle küçük şeylere takılıyorsun boş ver, diyebilirsiniz ama böyle yanlışlıkları gördükçe sinir olmaktan daha çok üzülüyorum. ‘‘İstanbul’’u Japonya’da ‘‘İstanbuğul’’ diye bilindiğine üzüldüğüm gibi.
 突然どうしてこんなことを書いているのか?:それはきょう読んだ本にもまたこのユムシャッゲーを通常のGとして読んでいたからです! ドーウバヤズゥトが、日本語で「ドグバヤズィト」と書かれていたのです!
 もちろんトルコ語にあってラテンアルファベットにない文字があり、日本人が一番慣れているのもラテンアルファベットだから、このユムシャッゲーを読むのに問題が噴出するのです。
 - デーイルメン(ミル、粉砕機、風車):デギルメン
 - ドーア(自然):ドガ
 - アルトゥー(赤いしっぽ * 苗字に使われる):アルトゥグ
 - バーラマ(サズ、とも呼ばれる絃楽器):バグラマ
 唯一、「fotoğraf」という単語のユムシャッゲーは、g と読んでも英語のフォトグラフに近くなるのでそんなに変じゃない。
 なーんで、そんなちっちゃなことにこだわるの! 無視しなさいよ、という方もいらっしゃるでしょう。でも、こうした間違いを見るたびにイラッとするというよりも悲しくなるのです。「イスタンブル」が日本では「イスタンブール」として知られていることに悲しくなるのと同様に。


     Yumuşak g (ğ) ile beraber sorun çıkaran harf de ‘‘I / ı’’. Tahmin ettiğiniz gibi bu ‘‘i’’ harfi ile karşıyor ve çok komik durum yaratıyor: mesela ‘‘Kızılay’’, ‘’Kizilay’’ oluyor, ‘‘Fazıl Say’’ ise ’‘Fazil Say’’ oluyor (En azından dünyaca ünlü piyanistin adı olduğu için gerçekten düzeltmek istiyorum ama Japonya’daki CD kapağında, konser posterlerinde hala ‘‘Fazil Say’’ yazıyor maalesef…)
 ユムシャッゲーとともに、問題になる文字が「I / ı」。ご想像通り、この文字は「i」と混同され、おかしなことになっちゃってます:例えば「クズライ」は「キジライ」となり、「ファズル・サイ」は「ファジル・サイ」となる。(少なくとも世界的な有名なピアニストの名前ぐらい訂正したいと思うのですが、日本でのCDカバーやポスターなどは未だ「ファジル・サイ」です、残念ながら。

    Abçcdefg, abçcdefg, yumuşak g (ğ)… yumu yumu şak şak yumuşak g (ğ)… Bir gün herkesin doğru okuması dileğiyle…
 アーベーチェージェー デーエーフェーゲー、アーベーチェージェー デーエーフェーゲー、ユムシャッゲー、ユムユム、シャクシャク、ユムシャッゲー… いつの日か、みんなが正しく読んでくれることを願って。

    Not: Bugün okuduğum kitabın adı ise ‘‘Çinya Tokkyuğ’’. Sadece Kindle’da okunabilecek bu kitap, bir motora binip Kalküta’dan Portekiz’in Roca Burnu’na kadar seyahat etmiş birinin yazdığı seyahatname. Bugünkü yazımın sebebi olan bu kitabı okumak aslında oldukça keyifliydi. 

 注釈:きょう読んだ本のタイトルは「珍夜特急」です。キンドルのみで読めるこのe bookは、オートバイに乗ってコルカタからポルトガルのロカ岬までを旅したライダーの旅行記。きょうのブログの発端になったこの本を読むことは、本当はとっても楽しかったのでした。

2016-07-06

Demin dedim ama / さっき言ったんですけど ( ̄▽ ̄;)

    Uzun süre Türkiye'de oturunca artık hiçbir şeye şaşırmıyorum. Daha doğrusu şaşırmıyor değilim ama büyük tepki vermiyorum artık. Bir şaşırıyorum ama ''Olabilir'' deyip geçiyorum, uzun süre burada oturan yabancılar az çok benzer şeyler yapıyordur sanırım.
 長いことトルコに住んじゃうともはや何事にも驚かなくなります。というか、驚いてないわけじゃないんだけど、もう大きな反応はしなくなっちゃう。ちょっとビックリしても「あり得るよね」と言って往なしてしまうんです。長いことここに住んでる外国人なら、多かれ少なかれ似たようなもんじゃないでしょうか。

    Dün 5 Temmuz ise Ramazan Bayramı, başka deyiş ile Şeker Bayramı'ydı ve biz de komşularımızı ziyaret ettik. (Genelde aile, akraba ve yakın arkadaşlar ziyaret edilir ama burada yakınlarımız olmadığı için her zaman bize iyi bakan komşulara gittik) ... Ve uzuuuuuuuun zamandır bana komik gelen, ama son bir iki senedir geleneksel bayram ziyaretini yapmadığımız için unuttuğum bayramlaşmanın komik dialogu tekrar yaşadım.
 昨日、7月5日はラマザン・バイラム、別称シェケル・バイラム(イド・アル=フィトル)で、わたしたちもご近所さんを訪問してきました。(通常は家族や親戚、親しい友達なんかを訪問するのですが、ここには近親者がいないため普段から優しくしてくれるご近所さんを訪ねました)、、、そして長~~~~~~~~~~い間わたしにとっては可笑しい、けれどここ数年は伝統的なバイラムの訪問をしていなかったのですっかり忘れていたバイラムのご挨拶の、おもろいダイアローグを再び聞くことになりました。

    ''Nasılsınız?'' ''Teşekkür ederim, iyiyiz, siz nasılsınız?'' ''Sağol, biz de iyiyiz.''
    ''Nasılsınız?'' ''Çok şükür biz iyiyiz, siz nasılsınız?'' ''Teşekkürler biz de iyiyiz.'' ''Allah iyilik versin.''
    ''... Nasılsınız?'' ''Sağolun, iyiyiz valla, sizi sormalı.'' ''Hamdolsun, iyiyiz.''
 「お元気ですか?」「ありがとうございます。元気ですよ。あなたはいかがですか?」「どうもありがとう。わたしたちも元気ですよ。」
 「ごきげんいかがですか?」「有難いことにいいですよ、あなた方は?」「ありがとうございます、わたしたちも機嫌よくやってますよ。」「神の恵みを。」
 「、、、お元気ですか?」「どうもありがとう、いいですよ本当に。あなたは?」「おかげさまで元気でやっています。」

    Sanki benim, senin, onun ''iyiyim, iyiyiz'' cevabını duymamışcasına tekrarlanan soru cevap kalıbı. İlk defa bunu yaşadığımda gerçekten ve gerçekten şaşırdığımı çok iyi hatırlıyorum sanki dünkü olay gibi: Acaba deminki benim cevabımı duymamış mıydı? diye düşünmedim değil. Fakat o kadar tekrarlanıyordu ki bu soru cevap, sudan çıkmış balığa dönmüş gibi olmuştum.
 まるでわたしの、あなたの、彼/彼女の「元気ですよ、元気でやってますよ」という返事を聞かなかったかのように繰り返される質問と答えのパターン。初めてこれを経験した時にはホントーにホントーにビックリしたことをよく覚えています、まるで昨日のことのように:あれ!? さっきのわたしの返事を聞かなかったのかな?と、思わずにはいられませんでした。けれど、この問答は何度も何度も繰り返されたので本当にどうしたら良いのかまったく分からなかったのです。

    Tabi ki benim, senin, onun cevabını duymuş ama eğer o bana sormamış ise tekrar soracak. Yani bu soru cevap, bire bir yapılan bayrama özel nasılsınız döngüsü. Ziyaret edilen aile 4 kişi, ziyaret edenler 3 kişi ise 12 kere tekrarlanacak demektir. * ekşi sözlük'e göre ''ertesi gün aynı aile büyükleri iadei ziyarete gelir, sanki daha dün hiç hal hatır sorulmamış gibi, sanki on yıldır görüşmüyormuşsunuz gibi aynı döngü yeniden oluş''acakmış. ゞ( ̄∇ ̄;)
 もちろん、わたしの、あなたの、彼の/彼女の返事は聞こえています。けれど、相手がわたしに対して質問していなかった場合、再び聞くのです。つまり、この問答は一対一で行われるバイラムの特別な「お元気ですか」無限ループ。訪問された家族が3人、訪問者が4人の場合は合計12回繰り返されるってこと。※ ekşi sözlük(酸っぱい辞書)によると、「(バイラム訪問の)翌日に、同じ家族のお返し訪問が行われ、まるで昨日の質問がなかったかのように、まるで10年ものあいだ出会わなかったかのように同じ無限ループが再び繰り返」されるそう。ゞ( ̄∇ ̄;)

    Başta ''bana komik gelen'' dialog dedim fakat Türklere de komik geliyor aslında. Ama eski kuşaklarda devam edecek ve yeni kuşaklarda da devam etsin diyorum. o(^^o)(o^^)o Zaten bunu duymadan bayramın geldiğini anlayamayız.  d(*⌒▽⌒*)b
 最初に「わたしにとっては可笑しい」ダイアローグと書きましたが、実はトルコ人にとっても可笑しいんです。けれど、古い世代の人たちの間では続いていくでしょうし、若い世代の人たちの間でも続いていって欲しいです。o(^^o)(o^^)o 第一、これを聞かずしてバイラムはあり得ませんから。 d(*⌒▽⌒*)b

2016-01-05

Bu yılın Kanjisi ne olacak acaba? / 今年の漢字は何になるかしら?

    Japonya’da 1995 yılından bu yana her yılın sonuna doğru Kyoto’da bulunan Kiyomizu Tapınağı’nda ‘‘Bu yılın Kanjisi’’ belirtilir ve 2015 yılının kanjisi ise ‘‘AN / Yasu, Sada’’ oldu.
 日本では1995年以来、毎年末にかけて京都にある清水寺で『今年の漢字』が発表されます。そして2015年の漢字は「安(アン/やす、さだ)」となりました。

    Genel olarak Çince okunuşunda ‘‘AN’’, Japonca okunuşunda ‘‘Yasu’’ olan bu kanji neden seçildi?
 一般に音読みが「アン」、訓読みが「やす」であるこの漢字が、なぜ選ばれたのでしょう?
    Bu kanji, Japonya’da ilk okul 3. sınıftayken öğrenilir. Soyadımda bu kanji bulunduğundan dolayı benim için de özel bir kanjidir ve her zaman ‘‘AN’’, ‘‘ANSHİN (kaygısız)’’ın AN’ı, ‘‘ANZEN (emniyet)’’in AN’ıydı, ‘’Yasu’’ ise ‘‘Yasu-raka (rahat)’’ın ‘‘Yasu’’su, ‘‘Yasu-ragi (iç huzuru)’’nun ‘‘Yasu’’su ve ‘‘Yasu-i (ucuz)’’nun ‘‘Yasu’’suydu.
 この漢字、日本では小学校三年生で習います。わたしの名字にも使われているので、わたしにとっても特別な漢字であり、いつも「アン」は「安心(アンシン)」の「アン」、「安全(アンゼン)」の「アン」であり、「やす」は「安らか(やす・らか)」の「やす」、「安らぎ(やす・らぎ)の「やす」、そして「安い(やす・い)」の「やす」でした。

    Fakat 2015 yılı için seçilen bu kanjida huzur yoktu, emniyet yoktu. Japonya başbakanı Shinzo Abe (‘‘’’倍晋三)’nin halkın sesini dinlemeyip de mecliste zorla onaylattığı Japonya Güvenlik Yasası (‘‘’’全保障関連法案), bizi büyük endişeye soktu. Japonya, artık savaşa girmeyen, barışçıl ülke değil, ‘‘Amerika’nın istediğinde’’ başka ülkelere de silah ile karışabilecek bir ülke oldu, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra özellikle koruduğumuz ‘‘Savaş yapmayan, yaptırmayan’’ ülkeden çıktı. (Tek ümidimiz Japonya Anayasanın 9. maddesi, hala geçerli olması.)
 けれども、2015年のために選ばれたこの漢字には安らぎも、安全もありませんでした。日本の首相・''安''倍晋三が国民の声に耳をかさず、国会で強引に可決した安全保障関連法案は、わたしたちを大きな不安に陥れました。日本はもはや戦争に突入しない、平和的な国ではない。“アメリカの要求で”他国へも武力介入する国になってしまった。第二次世界大戦以降殊に守ってきた「戦争をしない、させない」国から飛び出してしまったのです。(唯一の望みは憲法第九条がまだ有効であること)

    Hatırlatmak istemiyorum ama 2015 yılı bir terör olayından başlamıştı: İki Japon, İŞİD tarafından öldürülmüştü, tam başbakan Abe’nin Orta Doğu ülkelerini ziyaret edip de Mısır’da ‘‘İŞİD’e karşı destek vermek için 200 milyon dolar vereceğiz’’ dedikten sonra. İŞİD, Suriye’de yakaladığı iki Japon rehineyi öldürdükten sonra da Japonlara uyarı vermişti: Şimdi tüm Japon hedefimizdir diye. İşte bizim ‘‘AN ( huzur)’’ımız, artık ‘‘FU-AN (不安 kaygı, endişe)’’ ye dönüştü.
 思い出させたくはありませんが、2015年はテロ事件から始まりました:ふたりの日本人がISISによって殺されたのです。まさしく安倍首相が中東諸国を巡り、エジプトで「ISISへの対抗を援助するために2億ドルを提供する」といった後に。ISISは、シリアで拘束していたふたりの日本人の人質を処刑した後、日本人に警告したのです:いま、すべての日本人が標的である、と。こうして、わたしたちの「安」はもはや「不安」へと塗り替えられたのです。

    Şimdi ihtiyacımız olan ‘‘FU-AN’’ değil, ‘‘Yasu-ragi (iç huzuru)’’ ‘‘HEI-AN (süknet)’’tır.
Geçmişi değiştiremeyiz ama gelecek elimizdedir, geçmişten iyice öğrenip doğru yol, yani huzurumuzu bulabiliriz belki.

    2016 yılı, Japonya’da Maymun yılı: Maymun gibi hareketli ve eğlenceli yıl olması dileğiyle…
 いま、わたしたちが必要とするのは「不安」ではなく「安らぎ」であり、「平安」です。過去は変えられないけれど、未来は変えられる。過去から学び、正しいい道を、安らぎを見つけることもできるのです。
 2016年は、日本で申年:おさるさんのように活動的で、楽しい年となりますように。

2015-11-21

Haberlerdeki hikaye değiller / 彼らは、ニュースの中の話ではない。

    Sabah 9:30’ta feribot Bodrum Kalesi’nden kalktı, yaklaşık 1 saat sonra Kos’a vardı. Vapurdan indikten sonra pasaport kontrolünü beklerken etrafa bakıyordum: Tellerin üzerinde giysiler vardı fakat o zaman bir şey düşünmedim. Sonra Neratzia Kalesi’nin yanından geçip eski şehrin meydanına gidiyordum da nedense hiçbir Yunan’ı görmüyorum, onların yerine Arapları görüyorum, tellerin üzerine giysiler asanları gördüm ve jeton düştü: Evet bunlar Suriyeli mülteciler! Dün gece mi Kos’a vardılar, ıslanmış giysileri tellerin üzerine asıp kurutuyorlardı. Kalenin yanında da emniyet binası var: herhalde orada mülteci olarak başvuru yapıyor olmalılar ki bayağı sıra vardı - Daha önce bir haberde okudum: Mülteci olarak başvuru yapınca kısa bir süre Yunanistan’da kalma hakkını kazanıyorlar, mesela üç gün. Ve bu üç gün içerisinde Yunanistan’ı geçip başka ülkeye gidiyorlar. Bu sıra bekleyenler arasından geçip (2-3 yaşındaki çocuklar da gördüm) meydana gitmeye çalışıyorum da meydana yakın bir kafe ise neredeyse Araplar, yani Suriyeli mülteciler ile dolu, menüde de Arapça yazıyordu. Demek ki bayağı geliyorlar buraya.
 朝9時半にフェリーはボドルム城から出発、約1時間後にコス島に到着しました。フェリーから降りたあと入国審査を待っているときに周りを見回していると、金網の上に衣服が掛かっていました。でも、その時は何も考えませんでした。それからネラツィア城のそばを通って旧市街の広場に向かいましたが、何故だかまったくギリシャ人を見かけません。その代わりにアラビア人を見かけました。金網の上に衣服を干す人たちを見て分かりました:そう、この人たちはシリア難民なのです! 昨夜コス島に到着されたのか、濡れた衣服を金網に掛けて乾かしているのです。城のとなりには警察署があり、そこで難民申請をしているのでしょう、かなりの列ができていました。以前にニュースで読んだことがあります:難民として申請すると短期間ギリシャに滞在する権利を獲得できる、たとえば3日間。そしてのその3日のあいだにギリシャを抜け、別の国に行くのです。申請を待つ列のなかを抜け(そこで2~3歳の子どもたちも見かけました)広場に行こうとしていたのですが、広場近くのあるカフェはほとんどアラビア人、つまりシリア難民でいっぱい。メニューもアラビア語で書いてありました。かなりのシリア難民が来ているということです。

    Evet, haberlerde okuyorum, duyuyorum, hatta Japon haberlerinde de Suriyeli mültecilerin Ege Denizi’ni geçip Yunanistan’a varmaya çalıştıklarını biliyorum ama sadece haber olarak biliyordum. Bu sefer o gerçeği görmüş oldum. Evet bunların hepsi gerçek. Uzak bir yerde yaşananlar değil, bize yakın bir yerde, gönlümüze yakın bir yerde olanlar… Arapları gördüm dedim fakat ben onları gördüğümde Türkleri de gördüm, Japonları da gördüm. Demek istediğim onlar biz olabilirdik, ben olabilirdim. 
 そう、ニュースで読んだり、聞いたりしたし、さらには日本のニュースでもシリア難民がエーゲ海を渡ってギリシャに渡ろうとしていることは知っていました。でも、それはただのニュースとして知っていたのです。今回は、その現実を実際に見てしまった。そう、これらはすべて現実。遠くのどこかで起こっていることではなく、わたしたちに近いところで、わたしたちの心に近いところで起こっている……アラビア人を見たと書きましたが、わたしは彼らを見たときにトルコ人を、日本人を見ていました。わたしが言いたいのは、彼らはわたしたちでもあり得た、わたし自身でもあり得たということです。

    Eski şehir içinde çok dolaştım, kalenin karşı tarafa gittim, Marina Kos tarafına da gittim ancak hiçbir yerde Suriyelileri görmedim. Onlar sadece emniyete yakın yerlerde takılıyorlardı. Başka nerede gördüm: sadece feribot biletini satan yerde sıralandıklarını gördüm - sanırım mülteci olarak kayıt olduktan sonra hemen bilet alıp gidiyorlar.
 旧市街でかなり歩き回ったし、城の対岸の方にも、コス・マリーナの方にも行きましたが、どこにもシリア人たちを見かけませんでした。彼らはただ警察署の近辺でたむろしていました。それ以外のどこで見かけたか:フェリーのチケット売り場で並んでいるところを見かけました。おそらく難民として登録を済ませた後すぐにチケットを買って旅立つのでしょう。

    Marinaya yürürken ise sahilde bozulmuş şişme botunu, bırakılmış can yeleklerini gördüm. Bu bota binenler, o can yeleğini giyenler, inşallah sağ sağlim varmıştır Kos’a. Bu sahilden karşıdaki Akyarlar, oldukça yakın görünüyor. Evet sağlam feribota binersek zaten yakındır, 30 dakika derken etrafa bakıp fotoğraf çekerek, selfi çekerek geçer fakat gece, karanlık içinde, küçücük şişme bota binen mülteciler için 5 mil / yaklaşık 10 kilometre mesafesi bile inanılmaz uzundur, uzaktır. Hem de o şişme botunun altında ölüm olabiliyor. Bir şiddetli rüzgâr, bir büyük dalga, onlar için korkunç saldır bir şey olmalı. Hem artık sezon da bitti, Kos’taki ışıkları da yazın gibi değildir. O gün benim gördüğüm insanlar, zayıf ışıklara doğru ilerlerken ne kadar çaresiz hissetmişlerdir bilemiyorum.
 マリーナへ向かって歩いているとき、浜辺では空気の抜けたゴムボートを、脱ぎ捨てられた救命胴衣を見かけました。このボートに乗った人たち、あの救命胴衣を付けた人たちが無事コス島にたどり着けたことを願わずにはいられません。この浜辺から対岸にあるアクヤルラル(トルコ・ボドルムの街区)はとても近く見えます。そう、頑丈なフェリーに乗れば実際に近い。30分と言ってるあいだに景色を見たり、写真を撮ったり、自撮りしたりしている間に着いてしまうでしょう。けれど夜、暗闇のなかを小さなゴムボートに乗っている難民たちにとって5海里、約10キロの距離さえ信じられないくらいに長く、遠いことでしょう。おまけにあのゴムボートの下には死さえあり得るのです。ちょっとした強風、ひとつの大きな波は、彼らにとって恐怖の襲撃に違いありません。そのうえもはや観光シーズンも終わり、コス島内の電灯も夏のように煌々とは照っていないでしょう。あの日、わたしが見た人たちがぽつぽつと灯る明かりに向かって進んでいくときどれほど心細く感じたか、わたしには想像もつきません。

    Amerika’da Obama’nın Demokrat Partisi Suriyeli mülteciler daha çok kabul edelim derken (yine de sadece 10 bin kişi) Cumhuriyetçi Partisi Suriyeli mültecileri kabul etmeyeceklerini belirtti, hem de Paris’teki terör olay ile ilişkilendirerek! (Hatırlamakta fayda var o terörist içinde Suriyeli yoktur, Fransız ve Belçikalı vardı.) Avrupa ülkeler de artık kapıyı kapatmaya başladı. Türkiye içinde ise 2 milyona yakın Suriyeli mülteciler kalmakta. (Bu rakam, kayıtlı olan mültecilerin sayısıdır.) Ama Japonya? Maalesef insanlıktan en uzak davrananlardandır ki şu ana kadar 60 kişinin mülteci başvurusunu yaptığı halde sadece ve sadece 3 kişi kabul edilmiş. 
 アメリカではオバマ大統領の民主党がシリア難民をよりたくさん受け入れましょうと言っていますが(それでも1万人)、共和党はシリア難民受け入れ拒否を明らかにしました。しかもパリで起きたテロ事件に関連させて!(思い返してください、あのテロリストたちのなかにシリア人はいませんでした。フランス人とベルギー人がいたのです。)ヨーロッパの国々ももはや国境を閉じ始めています。トルコ国内には2百万近いシリア難民が滞在中です(この数字は登録されている難民の数)。でも日本は? 残念ながら人道からもっとも離れたところにいる国のひとつで、これまでに60人の難民申請があったにも関わらず、わずか3人が受け入れられました。

    Suriyeli mülteciler, dilenci değiller. Geleceği olanlar o geleceği yaşamak için ülkeden kaçmışlar veya ailesi tarafından gönderilmişler. Ben de kendi gözümle gördüm, Kos’a varanlar hepsi genç insanlar. Gördüğüm kadarıyla yaşlılar yoktu. Gençler, genç karıkocalar ve çocuklar, bebekler… Kimse kendi ülkesini terk etmek istememiştir ama yaşamak için kaçmak zorunda kalmışlardır. Keşke böyle olmasaydı ama şu an Suriye yaşanabilecek yer değil. Amerika koalisyon adına bomba atıyor, Rusya bomba atıyor, Esad’ın Suriye Silah Kuvvetleri Suriyeli halk öldürüyor, bu durumda ne yapısınlar? Kaçmak, yaşamaya çalışmak demektir onlar için. (Aşağıdaki fotoğraf: Kos'ta gördüğüm bir duvar yazısı)
 シリア難民は物乞いではありません。未来のある人たちが、その未来を生きようとして祖国から逃げ出してきた、あるいは家族によって送り出されてきたのです。わたしも自分の目で見ました。コス島にたどり着いた人たちはみんな若者でした。わたしが見た限り年老いた人はいませんでした。若者たち、若い夫婦、子どもたち、赤ちゃん……。誰も自分の国を捨てたいなどと思いません。けれど生きるために逃げなくてはならなかったのです。こんなふうにならなければ良かった。でも、いまシリアは暮らしてゆける場所ではありません。アメリカは有志連合の名のもとに空爆しています。ロシアも空爆しています。アサド軍は国民を殺しています。この状況で彼らはどうすべきですか? 逃げることは生きようとすることなのです、彼らにとって。(写真はコス島で見かけた落書き)

    Japonlar için not: Bomba atmayı desteklemektense Suriyeliler için bağış yapmak daha iyidir: http://www.jawfp.org/lp/helpsyria/
 日本人のためのメモ:空爆を支持するくらいならシリア人のために寄付する方がよっぽどマシです:http://www.jawfp.org/lp/helpsyria/

    Şimdi Atatürk’ün sözü daha da ağır geliyor: Yurtta sulh, cihanda sulh. Japon Anayasası'nın 9.uncu maddesi de.

 いま、アタチュルクの言葉が重みを増します:祖国に平和を、世界に平和を。日本国憲法第9条も。

2015-10-18

Suriye mültecilerini yakından hissetmek. / シリア難民を身近に感じること。

Bir Almandan bizzat duyduğum bir hikaye:
あるドイツ人から個人的に聞いた話です:

Şu an onun evinde bir Suriyeli kalıyormuş.
Bu kişinin memleketi, geçen Rusya’nın tam bombaladığı şehirmiş.
O, bizim bildiğimiz rotadan Almanya’ya kadar gelmiş, Suriye - Türkiye - küçük bot ile Yunanistan - Makedonya - Sırbistan - Maceristan - Avusturya - Almanya.
Ve şimdi bu Almanın evinde kalıyormuş. (Bunu duyduğumda acaba gönüllü olarak öyle birşey mi kabul etmiş diye düşünüyordum.)
いま、彼の家にひとりのシリア人が滞在しているそうです。
この人の故郷は、このあいだロシアがまさしく空爆したその街だそう。
彼は、周知のルートでドイツまで来たのです。シリアートルコー小さなボートでギリシャーマケドニアーセルビアーハンガリーオーストリアードイツ。
そしていま、このドイツ人の家に滞在しています。(これを聞いたとき「もしかしてボランティアでやっているのかしら」と思いました。)

Bu Alman (erkek), eşi ve bir kız çocuğu (10 yaşlarında) ile beraber yaşıyor ve bir Suriyeli evine almış.
Evdeki herkes işe veya okula gittiği için gündüz evde kimse kalmıyor, Suriyeli biri tek başına evde kalıyor. O yüzden evdeki herşeye post-it yapıştırmış Almanca öğrensin diye. Bir de ona bir iPad vermiş evdeyken hem sıkılmasın hem de internetten de Almanca öğrensin diye. (Bu Suriyeli, gerçekten internetten Almanca öğretebilecek birini bulmuş ve öğreniyormuş.)
このドイツ人(男性)は、妻と娘(10歳くらい)といっしょに暮らしており、ひとりのシリア人を家に迎えました。
家のみんなは仕事や学校に行くので、昼間は家に誰も居なくなります。シリア人の子はひとりで家に残ります。なので、家にあるあらゆるものにポストイットを貼付けたそう、ドイツ語を覚えてほしいと。また彼に iPad を渡したそう、家にいるとき退屈しないように、そしてインターネットからもドイツ語を勉強できるようにと(このシリア人は、本当にインターネットでドイツ語を教えてくれる人を見つけ、勉強しているそうです)。

Bu Suriyeli biri, memlekette yaşarken hiç de fakir biri değilmiş, tam tersine zengin ailenin çocuğuymuş.
Ama Suriye’de iç savaş ve hava saldırısı başladıktan sonra ailesi evlatların geleceğini düşünmüş ve bu çocuk (23 yaşındaymış) başta olmak üzere abisi ve kardeşini memleketten göndermiş.
Memlekette hala babası, annesi, ablası, kız kardeşi ve eşi (!) yaşıyormuş - Rusya’nın hava saldırısından kaçmak için şehirdeki evden kaçmış, banliyodaki evde yaşıyormuş.
このシリア人は、故郷で暮らしているとき決して貧乏な子ではありませんでした。むしろその反対でお金持ちの家の子だったそうです。
けれどシリアで内戦と空爆が始まって、彼の家族は子息の未来のことを考え、この子(23歳だそう)と彼のお兄さん、弟を故郷から送り出したのだとか。
故郷にはまだお父さん、お母さん、お姉さん、妹、そして妻(!)が暮らしているそう。ロシアの空爆から逃れるため街の家を離れ、近郊の家で暮らしているとか。

Bu Alman de onun hikayesini duyunca bir şekilde ona yardım edemez miyiz diye düşünüyor. Tabi ki bütün ailesi kaçabilsin ama önce eşini Almanya’ya getirecez miyiz diye.
このドイツ人も、彼から事情を聞いてなんとか彼を助けられないかと考えています。もちろん彼の家族みんなが逃れられれば良いのだけど、まずは奥さんをドイツに連れて来られないかと。

Tam bu hikayeyi duyduğum gün, Twitter’de şöyle tweetler gözüme çarptı.
まさしくこの話を聞いたその日、Twitterで次のようなツイートを見かけました。
Ege Denizi'nin doğunda bulunan Midilli Adası'na geçtim. 10 kilometreden fazla uzakta, Türkiye kıyısından iki botun dalgalı deniz içinde yaklaştığını gördüm. İnce lastik ve plastik tahta ile yapılan 8 metrelik bota can yeleğini giyen 40 kişiden fazlası binmiş.

''Burası Yunanistan mı?'' Bot sahile yaklaşınca genç biri bana bağırdı. ''Yunanistan!'' diye cevap verince bottan sevinçli haykırı duyuldu. İnsanlar ağlayarak kuçaklaştı, sahile çökerek dua ettiler. 1 yaşından küçük olan en azından 4 kişi vardı.

Sahile vardıktan sonra da zorluklar onları bekliyor. Mülteci Kayıt Ofisi daha 60 kilometre uzakta. Yaşlılar ve çocuklar için oldukça zor mesafe. Sabah saat 4, sokak lambaların altında çocuğunu ortaya alarak uyuyan bir grup vardı. Hava karardıktan sonra denizden geçmişler, adaya vardıklarında gece saat 2 idi. Hava 14 derece. 

Almanya'ya varsalar bile hemen içeriye giremiyorlar. Almanya'nın güneydoğusunda bulunan 100 metrelik köprü, pasaport kontrolünü bekleyen yüzlerce kişi ile dolu. Hava 10 derece. Bir Suriyeli erkek: ''2 gün ve 10 saat bekleyip sıranın başına geldim.'' Yine de Almanya'ya girmeyi büyük sevinçle karşıladı.

Almanya ve Avusturya sınırında bulunan Passau şehri'ne mesela 20 yaşından küçük biri gelirse belediye onlara barınak, yemek ve harçlık (haftalık 10 avro) veriliyor. Ondan sonra Alman ailelerinde yaşama fırsatı veriliyor, okulda da Almanca dersleri alabiliyorlar. Yetişkin içinde başka bir program mevcut.

* * * * * *
Evet, sanıyorum ki, bu Alman ailesi Almanya’nın Suriye mültecileri programı kapsamında bu Suriyeli çocuğu evine almıştır. (Bu arada bu Alman, Hamburg'ta oturuyor, Almanya'nın kuzeyinde. Avusturya sınırından oldukça uzak.)
Düşündüm, biz aynı şey yapabilir miyiz?
そう、想像するに、このドイツ人の家族は、ドイツのシリア難民プログラム内でこのシリア人を家に受け入れたようです(ちなみに、このドイツ人はハンブルクに住んでいます、ドイツの北の方。オーストリアとの国境からはかなり離れています)
考えてしまいました。わたしたちは同じことができるでしょうか?

Geçen Japon bir sanatçı, Suriye mültecileri konusunda acımasız metinli resim Yayınlanmıştı: ‘‘Hiçbir sıkıntı çekmeden istediğim gibi yaşamak istiyorum başkaların parası ile. Evet aklıma bir fikir geldi: Mülteci olacağım.’’ diye.
先日、日本のあるアーティストがシリア難民をテーマに残酷な文章をつけた絵を発表しました:「何の苦労もなく、生きたいように生きていきたい、他人の金で。そうだ難民しよう」と。

Bu resimi gördüğümde ne hissettim kelimeler ile anlatamam.
Ne demek ‘‘istediğim gibi yaşamak istiyorum’’, ne demek ‘‘mülteci olacağım’’ !!!
Bu resimi çizenin hayal gücü o kadar fakir ki, Suriye’de olup bitenlerini hiç hayal bile edemiyor olmalı.
あの絵を見たときの気持ちは、言葉では表せません。
何が「生きたいように生きていきたい」なのか、何が「難民しよう」か!
あの絵を描いた人は想像力の欠片もないから、シリアで起こっていることに思いが及ばないのに違いありません。

Şu an Almanın evinde kalan Suriyeli çocuk, daha önce Suriye’de mutlu mutlu yaşıyordu. Fakat bir gün kendi ülke savaş haline geliyor, hayat tamamen değişiyor. Evladını yaşatmak için ailesinin onu yurtdışına göndermek son ümidi gibi geliyor bana.
いま、ドイツ人の家で暮らしているシリア人の子は、以前はシリアで幸せに暮らしていたのです。けれど、ある日自国が戦争状態になってしまった。生活が完全に変わってしまったのです。子息を生かすために家族が彼を外国に送ったことは、最後の望みのような気がします。

Böyle insanları, biz eve alabiliyor muyuz?
こんな人たちを、わたしたちは家に迎え入れられでしょうか。

İzmir’deyken ‘‘Kanepe Şörfçülük’’ yapıyorduk: Yurtdışından, Türkiye içinden gelenleri misafir olarak eve alıp kendi kültürümüzü, kendi hobimizi paylaşıyorduk. Onlar ile sohbet ede ede çok şey öğrenebildik. Ama bu sadece 2-3 gün, en fazla 1 haftalık birşeydi.
Şimdi bu Alman, muhtemelen uzun süre bu Suriyeli çocuğu evde ağırlayacaktır. En azından bir sene boyunca.
イズミルに住んでいた頃、カネペ・サーフィンをやっていました。外国から、トルコ国内からやってくる旅行者をお客さまとして家に迎え、文化や趣味をシェアしていました。彼らとおしゃべりするほどに、たくさんのことを学ぶことができました。けれど、それはわずか2-3日のこと。最高でも1週間のことです。
いま、このドイツ人はおそらく長期間このシリアの子を自宅に住まわせるでしょう。少なくとも1年間は。

Şu an 4 milyondan fazla Suriyeli mültecileri var ve 2 milyondan fazla mülteci Türkiye’de kalıyor. Bu da normal değil ve sadece Türkiye’de halledebilecek sorun da değil.
現在、400万人以上のシリア難民がいます。そして200万人以上がトルコ国内に滞在しています。これも普通の状態ではありませんし、トルコだけで解決できる問題ではありません。
Biz ne yapmalıyız? Risk var tabi. Politikacılar ''Uluslararası Toplum'' kelimesini kolayca kullanırlar. Fakat bu kelimeyi kullanırken biz bu sorumluluğu, bu yükü paylaşmalıyız. Biz hazır mıyız? Herşey oradan başlayacaktır.